25. Ankara Film Festivali Günlükleri: Bölüm 3

Kadın ve Yabancı / Die Frau und der Fremde

1-2

Tarih kitaplarında ve derslerinde, nedenlerle,sonuçlarla,ülkelerle ve antlaşmalarla  ifade ediIen I.Dünya Savaşı , ülkelerin topyekün birbirine diş göstermesiyle, yani ilki temsil etmesiyle belleklere yerleşti.1914 te başlayan dört yıllık dönemde, ülkenin genel profilindeki farklılıklara, kaybedilen-kazanılan topraklara bakıldı. Kişiler, ya kahramanlıklarıyla kitaplara girdi ya da dünyadan göçmeleriyle.Peki ortada kalanlara ne oldu? Eski düzenlerine devam edebildiler mi? Ankara Uluslararası Film Festivali, Türk Sineması’nın 100.yılını ve Shakespeare’in 450.yaşını unutmadığı gibi , I.Dünya Savaşı’nı da radarına alarak savaşın arka planını açık etme çabasında. Bu teşebbüsün hafife alınmayacak dayanakları var. “Kadın ve Yabancı”, bu dayanaklardan biri. Tam da ortada kalanlara eğiliyor. Savaşın özel hayatları nasıl darma duman ettiğiyle ilgili konuşurken, itidalinden ödün vermiyor. Ters yönlere sapsa da yolunu tarifsiz buluyor.Richard ve Karl adlı iki askerin, güneşin kavurduğu bir yerde “savaş” uğruna çalışmasıyla kapıyı açan film, gösterdiği aykırı misafirperverlikle daha ilk dakikalarda şoke ediyor. Ağzı oldukça gevşek olan Richard, esaret günlerini doldurmak için kendisini anlatıyor.Onlarca kelime arasında bir tanesi öne çıkıyor.Bu bir isim,Anna. Richard’ın hasretine dayanamadığı eşi Anna, kocasını bekleyen masum ve münzevi bir kadın.Karl, uzun yıllardır askerde olmasından dolayı Anna düşleyerek hayallerini salıveriyor. Filmin, altın tepside sunulan ilk şoku sadece Karl’dan gelmiyor.Richard’ın da paylaşmaya hazır olduğu düşünce yumağı şoka zemin hazırlıyor. Çok iyi çekilemeyen bir karışıklık esnasında savruluyorlar bir yana. Kurtuluş naraları atan Karl’ın yolu, dinlerken “iştahlandığı” Anna’ya düşüyor. Leonard Frank’in romanından, yönetmen Rainer Simon’un uyarladığı film, hamasi nutukların kişisel zevkleri karşılayamadığı bir dünyaya ait. Yönetmen, “kadına tebelleş olan adam” fikrini savaş kanalından dillendirmeye soyunurken  iyi hazırlandığı izlenimini veriyor. En azından kağıt üstünde. Senaryoda incelikli yazıldığını düşündüğümüz karakterlerin somut halleri neşe kaçırıyor. Anna aracılığıyla filmin topuğuna kurşun sıkılıyor. İki erkek arasında kalan kadını canlandıran Kathrin Waligula tel tel dökülüyor.Bir müddet sonra, Karl rolünde Joaschim  Latsch katılıyor ona.Richard hariç yanlış oyuncu tercihleri filmin aleyhine çalışıyor. Karakterleri cımbızla aldığımızda ortada kalan Almanya hiç doyurucu değil. Köşebaşlarında eşini bekleyen başka başka kadınlar çene çalıyor.Aslında dram var.Maalesef bu dram filmde çok kısa görünen bir mekanda alaya alınmış. Kadının ekmeğinde olduğunu gösteren bu plan kör göze parmak işlevinde. “Alınteriyle geçimini sağlasan da, yuvanda er olacak” diye dayatılan düşünce kadını silikleştiriyor. Erkeğe koz veriyor. Doğrusal anlatımın filmi ele geçirmesine ramak kala, karakterler, objeler devreye giriyor. Savaşta kaybeden başka bir insanla sürprizler yaratılıyor, aileyi sembolize eden objelerle aidiyet duvarları örülüyor.Film bittiğinde, aykırı misafirperverliğin ömür arttırıcı olduğunu anlıyoruz. Kadın ve Yabancı, görüntülerle oynamayı da seviyor. Sepyalaşan anların olduğu filmde, saklı kalan anlamları çözmek öyle çok kolay değil. Sanat yönetimi ise 1914 lerin ruhsuz Almanya’sını yansıtmada başarılı olmuş. Festivalin kayda değer filmlerinden biri.En başta söyleyeceğimizi şimdi söyleyerek sizleri şaşırtalım, bu enteresan film 1985 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı almış.İşte size seyretmek için leziz bir neden daha.

Filmin Notu : 3/5

Kırmızı Balon/ Le Ballon Rouge  ve Beyaz Yele / Crin Blanc : Le Cheval Sauvage

2-2

25.Ankara Uluslararası Film Festivali’nin en “gürültülü” bölümü “Çocukların Festivali”. Tabi gürültü her zaman kötü değildir.En azından bu festivalde değil. Bilakis, çocuğun televizyonda göremeyeceği bir dünyayla iletişime geçmesine yarıyor gürültü. Gürültü örneklerini vermeden önce, Albert Lamorisse’nin çektiği iki filme kulak verelim.Her ikisi de dostluk üzerine kurmuş sofrasını. 1953 yılında Cannes’da “En İyi Kısa Film” ödülünü alan “Beyaz Yele”, Jack London’un “Beyaz Diş” adlı eserini hatırlatan, kurdu at yaparken beyazlığını ellemeyen, tartışılacak sahnelerle örülü bir film. Beyaz Yele, yabani mi yabani bir attır. Onu yakalamak isteyen seyisler cirit atar etrafta. Hep tetiktedirler. Onlar, Beyaz Yele’nin kudretli halini şanımıza layık diye açıklar.Sonra bir balıkçı çıkar. Beyaz Yele’yi görür görmez beğenir, ondan etkilenir.Dedesi ve her işe yardım eden cimcime kardeşiyle yaşar.Flamingodan kaplumbağaya,köpekten balığa hayvanlarla çevrilidir her yanı.Beyaz Yele’ye de yer vardır.Birbirlerinin dilini anlayan at ve çocuk zamanla anlaşacak, fakat özgür olma ihtiyacı kimse dur diyemeyecektir.Lamorisse, hikayesini kurarken tasvip edilemeyecek sahnelere de imza atmış. Örneğin;İki atın dövüştüğü bir sahne var ve sakız gibi uzatılmış.Aslında bu sahne neden var, anlamak pek mümkün değil. Bir diğer sahnedeyse tavşan kovalıyoruz.Hayvanları yönetirken yer yer eziyet gözlemliyoruz.Lamorisse’nin hayvan yönetimini alkışlayacakken, bu sahnelerden ötürü ellerimiz birleşmiyor. Bu olumsuzluklara rağmen eli yüzü düzgün bir film Beyaz Yele. “Kırmızı Balon” ise , 1956 yılında Cannes’da “En İyi Kısa Film” ve Oscar’da “En İyi Senaryo” ödüllerini almış, şirin mi şirin bir çalışma. Fransa’nın arnavut kaldırımlarında oradan oraya koşan çocuk, bir gün kırmızı balon görür. Heyecanlanır. Öyle ya, o dönemin oyuncağıdır balon. Üstelik, o balon grinin tonları içinde kırmızılığıyla belli eder kendini. Çocuk ve balon, sevginin en yalın halinde yalın ayak koşarlar.Ayakları hayata değmektedir.Çocuk ve balon hemen yakınlaşır, beraber arşınlarlar sokakları. Balon dile gelmemiştir belki, ama sadece hava barındırmaz içinde.Zamanla mutluluğu kıskananlar olacak,her şeye rağmen renk cümbüşü içinde gökyüzünün maviliğine uçulacaktır. Lamorisse, basit sayılabilecek bu hikayeyi yan öğelerle desteklemeye çalışırken konuyu dağıtmamaya özen göstermiş. Diyalog olmayınca müzik sahneye çıkmış. Rol çalmamış. Zaten filmde sükunet havası hakim.  Hem Beyaz Yele’deki at hem de Kırmızı Balon’daki balonun aynı anlama karşılık gelmesi, filmlerin neden birlikte gösterildiğinin kanıtı. İkisinin yönetmeni aynı olsa da, isimden ziyade tema elzem olan.Gelelim gürültülere.Her iki filmde de çocuklar sazı eline aldı.”Siyah atın annesi beyazmış”, “Balonlar ne güzel”, “Balon kendisi mi gidiyor” ,”Baba, abisi kıza kaplumbağa veriyor” gibi gürültü örneklerini her zaman duymak dileğiyle. Dost dediğin sadece insandan olmaz anne!

Filmin Notu : Kırmızı Balon 4.5/5 – Beyaz Yele 3/5 

Sadece Bir İç Çekiş / Le Temps de L’aventure

4

Gün geçmiyor ki melankolinin başrolde olduğu bir Fransız filmi karşımıza çıkmasın.Aşk ve melankoli. Melankoli ve Paris.Paris ve aşk.Bıkkınlık verici değil mi? Fransızlar’ın, Paris’in bir aşk şehri olduğunu öğretmediği insanlar var daha.Sinema sanatını bu garip misyona alet etmek, sinemaseverlerin heyecanını öldürecek ve romantik filmlere cephe almasına sebep olacak.Çoktan aldı dediğinizi duyar gibiyim.Henüz son kaleler teslim olmadı.Bir yerlerde romantizmi eski günlerine döndürecek isimler var. Onlardan biri olmadığına kanaat getirdiğim Jêrome Bonnell’in son filmi “Sadece Bir İç Çekiş”, festivale yakışmayan, defalarca aktarılmış hikayeleri, çok matah bir şeymiş gibi tekrar önümüze getiriyor. Kimlikler, meslekler, geçmiş değişiyor, ama Paris değişmiyor. Paris, yapımcılara göre hala sığınacak liman, aşkın en net tarifinin yapıldığı yer. Ne acı!  Film, bir deneme çekimine katılmak üzere şehirlerarası yolculuk yaparak Paris’e gelen Alix’i çerçeveye alıyor. “Frances Ha” gibi vücudunu kullandığı bir işle uğraşan Axil, hemcinsi kadar delişmen değil.Ununu eleyip eleğini asmış adeta. Axil, trende bir adamı beğeniyor. İlk iletişim biraz sancılı gelişiyor,ama sakın telaşlanmayın.Paris sınırlarındayız.Karakterler illa ki karşılacak.Nitekim karşılaşıyorlar da.Hayırsız erkek arkadaşına ulaşamayan Axil, bir cenazeye uğruyor ve beyefendiyi görüyor.Sahneler aktıkça,  kaybettiğimiz dakikalar için hayıflanıyoruz. Yönetmen, kısa filme yetecek hikayeden 104 dakikalık bir film çıkarmış.Asıl Richard Linktaker’ın “Before” üçlemesinde gördüğümüz “iç çekiş” , burada bir tık öteye gidiyor ve yatakta sonlanıyor. Filmin geçer not verebileceğimiz iki üç bölümünden biri olan otelde yaşananlar, tam bir tutarsızlık örneği. Ağzından çıkanı kulak duymuyor.Birbirlerini teselli etmenin yolunun mutlaka yataktan geçeceği inanmış olmalılar ki aynı gün iki kez sevişiyorlar. Aslında senaryo, Axil’e barikatlar kuruyor. İlk sevişme öncesi “erkek arkadaşına” ulaşamayan Axil’in bahanesi hazır. İkinci sevişme öncesi sunulan bahane, senaryoya eklenen en gereksiz karakter sayesinde gerçekleşiyor. Çekemeyen kız kardeşi kaç filmde gördünüz bilmem ama, Sadece Bir İç Çekiş sizin için burjuvanın gizli çekiciliği “dibine kadar” yaşayan bir kız kardeş sunuyor. Öyle antipatik bir karakter ki, yabancının kıymetini arttırıyor. Yabancı diyoruz ama, perdede çok tanıdık bir yüz var. Eskisi kadar sık film çekmeyen Gabriel Byrne’ı böyle hantal orta yaş romantizmlerinde görmek kahrediyor. Mavi gömleği, saçlarındaki beyazlıklar, alnındaki kırışıklıklar ve kaşlar, onu arzu nesnesi yapan “fiziksel özellikleri” Buraya vurgu yaptık çünkü, yabancının her ne kadar felsefi söylemlerde bulunsa da(edebiyat profesörü olduğu için mutlaka söylenmeli) cazibe sadece dış görünüş sayesinde. Axil rolündeki Emmanuel Devos da donuk performasıyla dikkat çekiyor.Byrne ile aralarındaki uyumsuzluk da cabası.Klasik müziğe başvurarak “bu iş tamam” dedirten ve “Issız Adam”ın eline su dökemeyecek bir finale sahip Sadece Bir İç Çekiş, festivalin en zayıf filmi için adaylığını koyuyor.

Filmin Notu : 1/5

 

Oğul Can Çomak