25. Ankara Film Festivali Günlükleri: Bölüm 2

Vecide / Wadjda

wadjfa

Ortadoğu’daki ülkeler son yıllarda “bahar” başlığı altında, haberlere ve tartışmalara konu oluyor. Sinemanın tüm olanakları da yaşanan değişimi gözlemlemek için hazır kıta. Göreceli olarak hem politik konularda hem de sinemada çok ağır adımlarla ilerleyen bir ülke, 25. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne gönderdiği Vecide ile “ben de buradayım” diyor. Bahsettiğimiz ülke Suudi Arabistan. Aynı topraklarda kök salan İran Sineması’nın uluslararası arenada tanınabilirliğinin artması, Mohsen Makhmalbaf ve ailesi, Majid Majidi, Cafer Panahi, Abbas KiarostamiBahman Ghobadi ve son olarak Asghar Farhadi gibi isimler sayesinde gerçekleşti. Çıta yükselince, gölgede kalmayı reddeden ve üzerindeki ölü toprağını atmaya niyetli Suudi sinemacılardan ses gelmeye başladı. Ülkenin ilk kadın yönetmeni Haifaa Al Mansour,  kurmaca filmi Vecide ile umut aşılayan bir giriş yapıyor. Majidi‘nin filmi Cennetin Çocukları ile benzerlikler taşıyan film, aynı o filmdeki gibi bir nesne ve yarışma üzerinden beklentilerine eğiliyor. Aynı zamanda, Ortadoğu’da çocuk olmanın ne mühim bir şey olduğunun bilincine varıyoruz. Henüz büyümemiş olana, pırıl pırıl bir gelecek çizmek, olgun insanların hayal kırıklıklarını hasır altı etmeye yarıyor. Filmin kahramanı küçük Vecide, arkadaşları arasından rahatlıkla sıyrılabilen, boynunun borcu olan şeyleri isteksizce yapan veya hiç yapmayan ve denk olabilmenin yolunu arayan bir kız. Bisiklet, ona göre denklik aracı. Bisiklet sahibi olarak kendince zafer kazanmayı düşlüyor. Mahallesinde yaşayan ve akranı olan erkek çocuktan daha akıllı olmasına rağmen, toplum nezdinde mağlubiyete mahkum. Vecide’nin ev dışında en çok vakit geçirdiği yer olan okulu, bir hapishaneyi andırıyor. İçindeki örümcek zihniyetin bulaşıcı olduğunu idrak ettiğimizde, cehaletin pişkinmişcesine ele alınmasına şaşırmıyoruz. Aşinalık mı var nedir (!) Tabi fıtratında mağlubiyet olan sadece Vecide değil. Vecide’nin annesi, babaya erkek çocuk veremediği için kuma riskiyle karşı karşıya. O da bir nesneden medet umuyor. Filmin, yeterince işlenemeyen hikayesinde, güzellik konusunda(hem iç hem dış) hiçbir sorunu olmayan anne var. Anne nezdinde bütün kadınlar, simsiyah bir dünya içinde, günah-sevap terazisinde sevabın ağır basması için didiniyor. Film, ezber bozan bir sinema anlayışına sahip değil; çok şey anlatma derdi zarar veriyor. Kadınların, yasakçı zihniyetle kıyasıyla mücadele etmesi için sarfedilen temennilerin gerçeğe dönüşmesi zor. Sözgelimi, öğretmeninin yaptığı haksızlığa belaltı karşılık veren Vecide’nin başına neler geldiğini görmüyoruz. Filmin sertlik abidesi olan öğretmenin, Vecide’nin haklı tepkisine sessiz kalması akla yatkın değil. Erkeğin tehdit unsuru olarak görülemeyeceği, ama içinde “meme” geçen 10 saniyelik bir başka sahneyiyse, genişletilmiş ve yaratıcı bir şekilde başka bir filmin konusuna hizmet ederken görmek fena olmayacaktır. Tahmin edilebilir ve teessüre boğan finalle bizleri uğurlayan Vecide, bir sinemanın doğuşuna tanıklık ettiğimiz film olarak kayıtlara geçsin.

Filmin Notu : 3/5

Ben, Kendim ve Annem / Les garçons et Guillaume, à table!

les garçons

Anne-oğul ilişkisinin en bilinen örneği, şüphesiz Sapık (Psycho, 1960)‘tır. Norman Bates’in kişilik problemlerini yenemeyip elini kana bulaması, geçmişte yatan sırlardan ötürüdür. Yine kişiliği, arayışı ve sırları kapsayan fakat şiddetsiz bir film huzurlarınızda. Ben, Kendim ve Annem, ilk filmini çeken Fransız aktör Guillaume Gallienne‘nin  yaşam panoraması. Yönetmen filmde dört karaktere can veriyor. Yüzündeki boyaları silerek seyircinin karşısına çıkan Guillaume, karşımızda bir palyançonun değil, bir sesli günlüğün olduğunu vurguluyor. İşe, annesine duyduğu saygının nedenlerini arayarak başlayan başkarakterimiz, beslediği yoğun sevginin kendi içindeki değişimlerine kulak kabartıyor. Cinsel eğilim bu değişimlerin suya yazılmamış olanı. Homoseksüellikten ziyade kadın olduğuna inanan genç adam, zamanla aşması gereken engeller ve korkular için çabalıyor ve en nihayetinde işin aslını astarını öğreniyor. Film, 85 dakikalık süresini bir nevi küçük filmlere ayırıyor. Guillaume İspanya’da, Guillaume İngiltere’de, Guillaume Masaj Salonu’nda  gibi adlandırılabilecek bölümler ayrı ayrı keyif verse de balon gibi sönüyor ve şipşak unutuluyor. Karakterin keşif aşamasına dans üzerinden giriş yapan film, iyi yazılmış cümlelerle ilk etabı sorunsuz geçmeyi başarıyor. Fakat parçacık hissiyatı ufak bir kanamayla belirlemeye başlıyor. Takip eden sahnelerde içtenliğe rastlanmıyor, olaylar üst üste biniyor. Yönetmenin anne konusundaki yaratıcı hamlesi, filmin tamamına yayılsa da kanama durmuyor. Palyaçodan ziyade oyunculuk yaptığına inanırken sululuklar devreye giriyor. ‘Her şeyin başı senaryodur’ kaidesine olan inancımızı pekiştiren sululukları unutmanın mümkünatı yok. Filme hiçbir şekilde hizmet etmeyen masaj sahneleri, dakikaları teslim alıp bırakmıyor. Ortada büyük bir bulamaç varken neye güleceğimizi şaşırıyoruz. Daha doğrusu “gülmemiz mi gerekiyordu” diye soruyoruz kendi kendimize. Bütün bunlara, filmin geneline ihanet eden final eklenince hayıflanmaya başlıyoruz ve doğal olarak soruyoruz:”Madem final böyle olacaktı, bize 80 dakika ne anlattın?” Hemcins perspektifinden bakıldığında tartışma doğurması muhtemel finalin acemi çekilmesi de cabası. Filmin artıları olarak tahtaya yazacağımız unsurlar, şarkı kullanımındaki isabetli tercihler ve kendisini oynayan Guillaume Gallienne’nin sempatikliği. Jestleriyle mest ediyor, mimikleriyle minik buseler konduruyor. Aktörlüğü eller şişene dek alkışlanmalı. Darısı yönetmenliğine…

Filmin Notu : 1,5/5

Othello

othello

Eşi benzeri olmayan, drama denildiğinde akla gelen ilk isim William Shakespeare 450 yaşında. 25.Ankara Uluslararası Film Festivali, büyük yazarı unutmuyor ve onu birkaç günlüğüne tiyatrodan koparıp sinema perdesine taşıyor. Daha doğrusu, bir başka çok yönlü sanatçı olan Orson Welles‘in çektiği Othello‘ya yardım ve yataklık yapıyor. Böyle yardıma can kurban. Bu davranışın cezası değil, mükafaatı var. Mükafaatı veren ise Ankara’nın festivalini yalnız bırakmayan vefakâr seyircisi. Zira restore edilmiş Othello, bugüne kadar seyrettiğim filmler arasında en dolu salona oynadı. Yurttaş Kane gibi bir başyapıtla pek çok kuşağı etkisi altını alan Orson Welles, bu filmden 11 yıl sonra Shakespeare’in ünlü trajedisini çekti. Welles, yazarın ustaca kaleme aldığı bu eserin dinamiklerine harfiyen uyuyor. Serbest uyarlama ibaresinin ardından çarpıcı bir biçimde açılan film, heybetli Othello’nun tutkusuna ve kıskançlığına teslim olduğunu göstermekte pek mahir. Yegâne aşkı Desdemona’ya bağlılığı, Iago adındaki görevlisinin dolduruşlarıyla zedelenen Othello, temize çıkmak için içindeki yağmurun dinmesini beklemiyor. Eserden birebir alınan harikulade cümlelerle bir şiir suretinde aşka, bir mendil suretinde ölüme tanıklık ediyoruz. Yurttaş Kane gibi bir başyapıtla, iletişim fakültelerinin yarım dönemlik kurgu-görüntü-senaryo derslerini tek başına doldurabilecek Welles, Othello’da alçak seviyelerde uçuyor, fakat çakılmıyor. Geçen yıllarla beraber hakimiyetini geliştiren Welles, nevi şahsına münhasır bir insan olarak belleksizleşmeye inat zihnimize kazınıyor. Kullandığı birbirinden ilginç teknik numaralarla, karakterler arasında bilinçli mesafe koyuyor. Iago’nun Othello’ya yukarıdan baktığı sahnelerde, acizlik sessizliğine mukabil üstünlük naraları atılıyor. Ayrıca, Othello’nun bir an yerinde durmadığı sahnelerde sinematografinin büyüsüne kapılmamak ihtimal dışı. Elbette olmamışlıklar da var. Serbest uyarlama olması dolayısıyla bazı karakterler yüzeysel ele alınmış. Desdemona’nın babasının olduğu sahneler hızlıca geçiveriyor. Oradan alınan sadece ‘aldatma’ hissiyatı, gerisine önem verilmemiş. Bu denli bir atlama Desdemona-Cassio yardımlaşmasında da görülmekte. Keşke karakterler arasındaki güveni sağlayan cümlelere yer verilseydi. Belli ki Orson Welles, bir an önce hırsın derinliklerine dalmayı hedeflemiş, bunda beis görmemiş. Baba ‘aldatılan’ olarak yer aldığı için masumiyetiyle birlikte, Cassio ise ‘aldatan’ olarak tuzağa düşürülmüş vaziyette… Bu konumlamalar yetiyor Welles’e. 1950’li yılların Othello’su; Shakespeare’i ve Welles’i yad etmek için Ankara’daydı. Ruhları şad olsun.

Filmin Notu : 4/5

***

Oğul Can Çomak

Araç çubuğuna atla