25. Ankara Film Festivali Günlükleri: Bölüm 1

“Bellek/sizleşme” diyor Ankara Film Festivali. Çeyrek asırı geride bırakan “Ankara Uluslararası Film Festivali”, yitip gitmeyi önlemek için belleksizleşme diyor. Şubat’ta başlayan SineBellek Gösterimleri seyircileri ısıtmış; film okumaları ve tartışmalarla renklenmiş, Ankara Film Festivali’nin geçmiş yıllarının en beğenilen filmlerinden oluşturduğu seçkiyle iz bırakmıştı. Şimdi tekrarı önleyen sinemanın Ankara kanadındaki festival vakti. Bu sene Haziran’da yapılan 25. Ankara Film Festivali, SineBellek’le alevlenmiş seyircileri daha da yakma amacında. Cayır cayır yanarken festival izlenimlerini yazarak hep beraber yanalım istedim.

Taş Düğün / Nunta de piatra

nunta de piatra

Dağların kucağına, taşların üzerine kurulmuş Romanya, sinema tarihinin son sayfalarına atılmak istense de son zamanlarda buna mani olacak yapıtlar armağan ediyor. Romanya’da  iade-itibar süreci devam ederken geçmişi irdeleme ve bugüne kaynaklık eden filmleri keşfetme zamanı geldi. Ağıtların bitmediği bir zamana, yani 1973 yılına ait Taş Düğün, kırsaldaki insana eğiliyor. İki bölüm olarak arz-ı endam eden film, mütemadiyen elemle sarmaş dolaş olan anne-kızla açılıyor. Taşı sıkıp suyunu çıkararak kızını mutlu etme derdinde olan anne, altın kalpli insanlarla karşılaşamıyor. Çocukların dahi taş kırdığı bir düzendeyiz. Emeğin kepçeyle alındığı, paranın kaşıkla verildiği bu düzenin içinde hayata tutunmaya çalışıyor anne. Beyaz bir elbisenin (gelinliği andıran) mutluluk getireceğine inanılmış. Bir elbiseyle peyda olan arzuları dizginlemek ne mümkün. Ağır ağır ama emin adımlarla ilerleyen ilk bölüm, baş karakterin yüzünde eksik olmayan çileyi makul sınırlarda aksettiriyor seyirciye. Söylenen ağıtların sözleri çilelere uyumla eşlik ediyor. “Romanya’da düğün nasıl olur” sorusuna yanıt verebilecek olan ikinci bölüm, ilkine nazaran biraz daha hareketli. Kaçma-kovalama sahnesiyle açılan bölüm, düğünde çalmak üzere yola koyulan yakışıklı gence ve peşine takılan kaçağa odaklanıyor. Romanya’nın önde gelen ailelerinin birleşeceği düğün, taşların rol çaldığı bir alanda gerçekleşiyor. Müzisyenlerin görevlerini ifa ettiği bu alan pek çok şeye gebe. Düğün sahnesinde akıcılık, Emir Kusturica’nın şen şakrak olduğu kadar hüzünlü de olan sahnelerini akla getiriyor. Kim bilir, belki Emir Kusturica da vakti zamanında taşlık üzerindeki bir düğüne konuk oldu… Düğün öncesi, Romanya’nın adetleri hakkında fikir sahibi oluyoruz. Ülkemizde de evlilik merasimleri öncesi-sonrası yapılan adetlere önem verildiği düşünülürse, sinemanın “benzeyen” coğrafyaların kaynaşmasına aracılık ettiğini söyleyebiliriz. Taş Düğün, işte bu yüzden festivalin ana teması “Bellek/sizleşme”ye atıfta bulunan bir film. Bölümlerin arasındaki dengenin -taşlar dışında- ağıtlarla, ortak oyuncularla ve bembeyaz bir atla kurulduğu Taş Düğün, bugün bile karşılaşacağımız manzaralarla örülü. İki yönetmenli olmasına rağmen anlatımda uzlaşma sıkıntısız bir şekilde temin edilmiş.

Filmin Notu : 4/5

Yüksek Risk – Starred Up

starred up

İngiltere Sineması’nda suç, “bir dilimde” de anlatılmaya çalışıldı, “banka işlerini” örnek göstererek de. Suç ve Ceza’yı harmanlayan sinema anlayışı ise genellikle hapishane filmleriyle vücut buldu. İşte İngiltere’den gelen taptaze örnek; Yüksek Risk, Tutku Nehri, Yeryüzündeki Son Aşk, Bu Gece Benimsin gibi birbirinden farklı filmlere imza atan David MacKenzie‘den haşin mi haşin bir film. Senaryo Jonathan Asser‘a ait. Asser’in tasarladığı ve MacKenzie’nin “motor” dediği dünyada teskin edilmeye muhtaç 19 yaşındaki Eric Love var. Soyadının tersine Eric, şiddete fazlasıyla düşkün. Öyle ki ıslahevindeki hâl ve hareketlerinden ötürü ivedilikle “büyüklerin” olduğu hapishaneye getiriliyor (Filmin orijinal ismini izah ediyor). Kanının deli akmasının elbette ki sebepleri var. Çocukluk-gençlik arasındaki trajedilerin karakter oluşumunu baltaladığı dikkate alınırsa, Eric’in olgunlaşma savaşı aslında hapishaneyle başlıyor. Bu savaşta, huzur için görevi kötüye kullanan gardiyanlar ve onu ortadan kaldırmak isteyen mahkumlar karşısına dikiliyor. Tabi tüm bunlardan önce, aynı dört duvar arasına düştüğü öz babasıyla çözülmesi gereken meseleler var.  Dur durak bilmeyen temposuyla, seyirciyi yoran Yüksek Risk, hazmı zor sahnelerle sabrımızı sınıyor. Hapishaneyi tahayyul ettiğimizde aklımıza -ister istemez- Yeşilçam hapishaneleri geliyor. Sağ köşede bir babacan bizi nasihatlere boğarken sol köşede işimize karışacak, fakat sonunda darbeyi yiyecek kabadayı konuşlanıyor. Yüksek Risk‘te de babacan ve kabadayı betimlemesi yapılıyor. Tabi bizden farklı olarak ırk üzerinden belirlenen bir üslup mevzubahis. Eric’in katıldığı terapi grubunda yer alan siyahi karakterlerin –Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption, 1994)‘ndeki Morgan Freeman kadar olmasa da- akıl hocalığına soyunduğu sahneler göze çarpıyor. Grup sendelemesine rağmen süreklilik sağlıyor. Bunda konuşulanların payı yüksek. Bilhassa grup içinde ırk-din üzerine dönen sohbetin ilginç olduğunu söylemek gerekiyor. Sohbet, özeleştiriye çalan diyaloglarla ilginçleşiyor. Bununla birlikte, şiddeti bertaraf etmek için bir araya gelen grup üyelerinin, şiddet(dövüş) üzerinden yakınlaşması da kayda değer bir hamle. Tüm bunları düşündüğümüzde, grubu idare eden Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society, 1989) filmindeki Mr.Keating özentisi karakterin filme ne denli faydalı olduğu tartışılacaktır. Yer yer uzaklaşsa da, merkezde nefes almakta olan baba figürü filmin tartışmasız en gelgitli karakteri. Şiddetin kıyısında gezen baba ve oğlun ilişkisinin, nasıl bir yöne kayacağı az çok tahmin edilse de, bu noktada devreye oyunculukların ikna ediciliği giriyor. Eric rolündeki Jack O’Connell (Anton Yelchin’e çok benziyor) ve baba rolündeki Ben Mendelsohn vurucu performanslar sergilemiş. Bazı yan karakterlerin yüzeysel işlenmesi, yanıtlanmayan sorular, bitmeyen sekanslar ve hapishanenin “Dingo’nun Ahırı’na” benzediği sahneler filmi intihara sürükle de ip, son anda kesiliyor. Sıra MacKenzie Affı’nda!

Filmin Notu : 2,5/5

Tom Çiftlikte / Tom à la ferme

tom at the farm

19 yaşında çektiği ilk filmi Annemi Öldürdüm (J’ai tué ma mère, 2009) ile sükse yapan Xavier Dolan, herkesi şaşırtmış ve sonrasında peşpeşe çektiği filmlerle hayran kitlesi kazanmıştı. Dolan’ın Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü Jean Luc Godard’la paylaştığı son filmi Mommy’den önce çektiği Tom Çiftlikte, Dolan’ın gerilim sularına balıklama daldığı, iki kulaç attıktan sonra kramp girerek boğulduğu bir sinema örneği. Belki de şişirilmiş balon… Sevgilisini kaybeden Tom, taziye-tören maksadıyla sevgilisinin ailesinin yaşadığı çiftliğe gider; çiftlikte anne ve ağabey vardır. Saf annenin aksine, yumruğunu masaya vuran ağabey, Tom’u ciddi anlamda rahatsız eder. Bu rahatsızlık günler geçtikçe anlaşılması zor bir hâl alır. Karakterler değişir. Kimisinin jetonu geç düşer, kimisi aidiyet kavramını yanlış anlar. Bir oyundan hareketle senaryo yazan Dolan, yanlış bir seçim yapmış. Mekan ve aşırı müzik kullanımıyla sorunları örtbas etmeye çalışan yönetmen, ilkinde başarılı olsa da ikincisinde ucuzluğa düşmüş. Gerilme unsuru olarak müziğin kullanılmasına tabiat olarak alışık olan seyirci, bunu kurdeleli bir Dolan güzellemesinde görünce yadırgıyor. İlk yarım saatte düzgün ve inandırıcı yollarla anlatılan hikaye, filmin ikinci yarısıyla farklı yerlere savrulmuş. Hem Tom’un hem de devreye giren karakterlerin dağınıklıkta payı çok büyük. Ser verip sır vermemeyi görev bildiğimiz için, filmin katlanması en zor karakterinin referansını şöyle verelim: Why So Serious karakterlerden rahatsız olunmasının bir diğer sebebi, yakın plan çekimleri. Mavi En Sıcak Renktir (La vie d’Adèle,2013)‘de işleyen yakın planlar, Tom Çiftlikte’de hiçbir çekiciliği olmayan karakterlerin gözümüze gözümüze sokulması için var adeta. Unutmadan ekleyelim, yakın planlardan Dolan’ın saçları da nasibini almış, saç şeklinin filmi sabote etmesi ilginç doğrusu. Ne yazık ki değişik şeyler denemeyi seven Dolan’a itirazlar kısık sesle dile getiriliyor. Yetenekli olduğu konusunda mutabakata varılma ihtimali kuvvetli olsa da, seri üretime geçmişcesine film yapması tartışmaları beraberinde getiriyor. Çocukken Ayşegül Çiftlikte’lerle büyüyen bir kuşağın, Tom Çiftlikte’lerle demlenmemesi dileğiyle.

Filmin Notu : 1,5/5

Pamuk Prenses / Blancanieves

blancanieves

Masallar, ah masallar… Bir varmış, bir yokmuş diye başlar, mutlu sonla biter (Kibritçi Kız’ın sonu hariç). Mutlu sonlara hasret olduğumuzdan sevinçle kucaklarız her birini. Masallar, son zamanlarda birer birer beyazperdeye gelmeye başladı. Angelina Jolie’nin başrolde yer aldığı Malefiz filmi de son örnek. Ankara Film Festivali de bünyesinde harikulade bir masal barındırıyor. Aslında masaldan ziyade masallar kolajı. Bu kolajdan yarattıklarıyla mest ediyor. İspanyol Sineması’nın 2012 Oscar Adayı olarak ABD’ye yolladığı, son zamanların en özgün filmlerinden Pamuk Prenses,  “zamana” saygıda kusur etmeden hedefi on ikiden vuruyor. Ünü İspanya’yı aşmış bir matadorun başına gelen kazayla açılan film, beraberinde hem doğum hem ölüm getiriyor. Dünyaya merhaba dediği gün alnına “annesiz” damgasını yiyen Carmen, sevgiden noksan büyümeye çalışıyor. Üvey annesinin yaptıklarına karşı dirayetini muhafaza etmeyi sürdüren Carmen, babasıyla  geç de olsa iletişim kuruyor. Böylece önüne yepyeni kapılar açılıyor. Yıllar geçtikçe serpilen Carmen, üvey annesinin -aynı masalda olduğu gibi- cinayete teşebbüs etmesiyle çok da sevmediği evinden belleğini de bırakarak uzaklaşıyor. Karşısına çıkan “Boğa Güreşçisi Cüceler” ile unutmaya çalıştığı değerleri hatırlıyor. Neresinden bakarsanız bakın, eşi benzeri olmayan bir film Pamuk Prenses. 1920’lerde geçtiği için “sessiz sinema”nın içinden akıp gidiyor; sessiz sinemanın handikaplarından ise eser yok. Konuşmanın olmayıp zamanın bu kadar hızlı geçtiği filmleri Chaplin’le kapattığımızı zannederken karşımıza Pamuk Prenses çıktı. Yönetmen Pablo Berger, senaryoyu da yazmış. Masalları senaryoya ilave ederken mizah sosundan da bolca yararlanmış. Her dakika farklı duyguyu resmediyor. Kaleminden yaratıcılık akmış. Külkedisi’nden  Uyuyan Güzel’e, Rapunzel’den Bremen Mızıkacıları’na uzanan incelikli göndermeler filme layıkıyla hizmet etmiş. Tüm bu masallar Pamuk Prenses’i öne çıkarsa da, verdikleri eller filmin önemli bir bölümüne tekabül ediyor. Katiyen girift değil, tane tane ama beraberce tasarlanmış. Yapboz parçalarının yerleri tamamen doğru. Boğa güreşlerinin İspanya için önemine değinen ve beyaz bayrak üzerinden hayvanseverliğini de açık eden film, festivalin definelerinden biri. Oyuncu kadrosunun en çekici ismiyse Ananı Da (Y tu mamá también, 2001) ve Pan’ın Labirenti (El laberinto del fauno, 2006) filmlerinde döktüren Maribel Verdu.

Filmin Notu : 4,5/5

***

Oğul Can Çomak