2015 Senesinin En İyi 25 Filmi

Bahsetmek istediğimiz filmlerin adedini 25’e indirirken epeyce zorlandığımız, sinema adına gayet sağlıklı bir yılın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu yıl geçtiğimiz yılların aksine, geniş bir listeler silsilesi ve ‘son karar’ yayımlamak yerine, Hasan Cömert’le beraber vizyon-vizyon dışı ayırmadan 25’lik bir liste hazırladık Ekşi Sinema için. Listede geçen yıl yaptığımız Top 25’e aldığımız filmler yok. Yurtdışı festivallerde izlediğimiz ancak henüz Türkiye’de gösterilmemiş filmleri ise önümüzdeki yıla bıraktık. Son olarak şu önemli sözü hatırlatalım ki başımıza bir şey gelmesin: “Listenin günahı olmaz” K.K.

25. Urok (Yön: Kristina Grozeva, Petar Valchanov)

the lesson

Küçük bir Bulgar şehrinde öğretmenlik yapan bir kadının kendini etik ve ahlaki bir çıkmazın içinde bulması üzerinden rahatsız edici bir hikaye anlatan Urok, senenin spot ışıkları altında kendine bir yer edinmiş filmlerinden değildi. Ancak kolayca bir melodrama dönüşebilecek öyküsüne karşı takındığı mesafeli tavrıyla ve hiç yitirmediği soğukkanlılığıyla çok etkileyici bir tarafı vardı bu filmin. Urok’un bir soru halinde gündeme getirdiği dilemmasına kayıtsız kalmak mümkün değildi. K.K.

24. The Visit (Yön: M. Night Shyamalan)

the visit2final

Kariyerinin son dönemlerinde bir alay konusu haline gelen Shyamalan’ın bir yıl sonu listesine girebilecek bir film çıkarabileceğini kim tahmin edebilirdi? The Visit, Shyamalan’ın pek gösterişli geri dönüşü değildi belki. Lakin yönetmenin halen iyi tür filmleri çıkarabileceğini müjdeliyordu. Filmin baştan sona sorunsuz işleyen, dozunda bir gerilimi ve elbette ki yönetmenin imzası olan bir sürpriz finali vardı. Listeye girmesinin asıl sebebi ise kendini hiç ciddiye almayan tavrını bir anlama kavuşturma becerisiydi. K.K.

23. Mission Impossible: Rouge Nation (Yön: Christopher McQuarrie)

Ne yalan söyleyelim Jack Reacher yüzünden Christopher McQuarrie adı bizi korkutuyordu ama kapanış jeneriği akarken korkularımızın yersiz olduğunu anlamış olduk. Serinin olmazsa olmaz unsurlarını koruyan, teknolojiye yaslanmadan eski usul aksiyon zevki yaşatan, mizah dozunu artıran, hikayesi aksamayan ve neredeyse Tom Cruise kadar her sahneyi dolduran Rebecca Ferguson’u tanımamıza vesile olan iyi yazılmış, iyi yönetilmiş, Görevimiz Tehlike serisinin en iyi parçalarından Rogue Nation. 2015’in en iyilerinden bahsederken atlamak olmazdı. H.C.

22. Star Wars: Force Awakens (Yön: J.J. Abrams)

bc9euswh4d6uoidficq8

Bu kadar merakla beklenen yeni Star Wars serisinin ilk filminin, tartışmaları beraberinde getirmekle beraber iyi bir başlangıç yaptığını ve sınavı başarıyla geçtiğini söylemek lazım. Doğru tercihlerle, 1977 tarihli A New Hope’a benzer bir hikaye ile yola çıkan ve hikayesini kurarken sanki 70’lerde bu filmi yapıyormuşçasına naif bir yerden yaklaşan J.J. Abrams ve ekibi günümüz sineması ile serinin önceki parçaları arasında güçlü bir bağ kuruyor. Yeni karakterler ile eski seriye ait bütün öğeler arasındaki kimyayı tutturmayı da başaran Güç Uyanıyor, özellikle ilk bir saatteki yönetmenliği ve kurgusuyla da seri içinde de üst sıralara tırmanıyor. H.C.

21. B-Movie: Lust & Sound in West-Berlin 1979-1989 (Yön: Jörg A. Hoppe, Heiko Lange, Klaus Maeck) 

201503685

80’li yılların Batı Berlin’ine bir yolculuk olan B-Movie hiç kuşkusuz senenin en iyi belgesellerinden. Kişisel arşiv, konser, film, televizyon görüntülerinin kurgulandığı belgesel bölünmüş bir şehirde hayatın nasıl aktığına dair veri sunarken sadece müzikle sınırlı kalmıyor elbette. Şehir, alt kültür, pop kültür, sanat, komün hayatı ve daha birçok başlık hakkında B- Movie. Birçok sanatçının içinden geçtiği, temposu yüksek bir belgesel. Bir nevi zamanda yolculuk. H.C.

20. What We Do in the Shadows (Yön: Jemaine Clement, Taika Waititi)

what-we-do-in-the-shadows-7

Vampirlerin gündelik hayatını ve ritüellerini absürt bir tonda hikayeleştiren What We Do in the Shadows artık demode kabul edilen parodize komedilere yeni bir soluk getirmiyor olsa da bu türde halen iyi bir film yapılabileceğini ilan ediyordu. Yeni Zelanda’dan çıkagelen bu komedi, birçok kişi için bir keşif olsa da, Flight of the Conchords takipçileri için beklendik bir başarıydı. What We Do in the Shadows, iki yıldır gezmekte olduğu festivallerde izleyenlerin favori filmlerinden biri oldu. K.K.

19. Victoria (Yön: Sebastian Schipper) 

victoria_2-3

140 dakikalık bir plan sekanstan ibaret olan Victoria, yılın yönetmenlik anlamında en cüretkar filmlerinden biriydi şüphesiz. Yönetmen Sebastian Schipper, görüntü yönetmenine yılın en zor görevlerinden birini verirken elindeki basit hikayenin de hakkını veriyor ve filmi heyecanla, coşkuyla ve kırgınlıklarla dolu bir Berlin masalına çeviriyordu. Victoria, tarihte bir mit haline gelmiş olan bir şehri, bu şehrin ‘serseri’lerini ve Berlin sokaklarında kaybolan bir kadını çok iyi anlıyordu. K.K.

18. Kingsman: The Secret Service (Yön: Matthew Vaughn)

kingsman-02

Yılın sadece en eğlenceli aksiyonlarından biri değil aynı zamanda en iyi yönetilmiş filmlerinden Kingsman. Hangi türde çalışırsa çalışsın hem türün klişeleriyle dalga geçmeyi hem kendini ciddiye almadan hikayesini anlatmayı hem de “tür filmi nasıl yapılır?” sorusuna dolu dolu cevap vermeyi başarıyor Matthew Vaughn. Başkarakteri Eggsy ekseninde ajan dünyasına ve diğer ajan filmlerine alaycı bir bakış atarken şık bir ajan filmi olmayı becerdiği gibi gizli servis, istihbarat, ajanlık faaliyetleri meselelerine de politik açıdan doğru bir yerden yaklaşıyor. Filmde birçok etkileyici sahne var ancak kilisede geçen bölümün antolojilere geçecek türden olduğunu ayrıca belirtmek lazım. H.C.

17. P’tit Quinquin (Yön: Bruno Dumont)

quinquin_manset-2

Bugüne kadar yaptığı kasvetli ve alabildiğine rahatsız edici filmleriyle yedinci sanata ‘korku’ salmış Bruno Dumont’nun televizyon için yaptığı 200 dakikalık suç dizisi P’tit Quinquin yılın hem en eğlenceli hem de en gizem dolu eserlerinden biriydi. Hem olayların vuku bulduğu kasaba hem de meselesine olan yaklaşımı sebebiyle pek çok kişiye Twin Peaks’i anımsatan P’tit Quinquin, muazzam bir sinemacılığın ürünüydü. Aynı zamanda yılın en iyi yazılmış karakterlerinden birini içeriyor ve ona elbette ki hunharca davranıyordu. K.K.

16. Inherent Vice (Yön: Paul Thomas Anderson)

Inherent_Vice-2

Münzevi kişiliğiyle bilinen yazar Thomas Pynchon’ın “uyarlanması imkansız” damgalı romanını bütün zorlukları bertaraf ederek uyarlayan Paul Thomas Anderson, kitabın ve karakterin dumanlı kafasını filmin anlatımı haline getirerek bizi yine mest etmeyi başarıyor. 70’lerin Kaliforniya’sında geçen ve başkarakteri özel dedektif Larry Doc Sportello çözmeye çalıştığı davanın içinde kaybolan Inherent Vice seyircinin algısını zorlayan, gerçekle halüsinasyon arasında gidip gelen, neo-noir’ın tarihinde gezinen özel bir film olarak adeta parlıyor. H.C.

15. Comoara (Yön: Corneliu Porumboiu)

comoara-2

Hak ettiği değeri bir türlü göremese de günümüz sinemasının en önemli isimlerinden biri olarak kendine has sinemasını inşa etmeye devam ediyor Porumboiu. Ve gösterişsiz, alaycı, geçmişle günümüz arasında incelikli bir şekilde bağ kuran hikayelerini anlatmayı sürdürüyor. Comoara da bu anlamda Porumboiu’nun önceki filmlerinden farksız. Gerçek bir hazine arama hikayesini ülkesinin yakın geçmişine uzanarak anlatan Porumboiu, Robin Hood hikayesini de filmin siyasi konteksine etkileyici bir dokunuşla dahil ediyor. H.C.

14. The Witch (Yön: Robert Eggers)

the-witch

Bugünlerde görsel klişelerden arındırılmış, iyi çekilmiş bir korku filmiyle karşılaşmamız pek zor. Metinsel klişelerden arındırılmış bir korku filmiyle karşılaşmamız ise neredeyse imkansız. The Witch, bu anlamda her türlü zorluğun üstesinden gelerek, alabildiğine katmanlı bir metinle çıktı karşımıza; Amerikan topraklarında işlenen günahlara oldukça içerden, bir o kadar da izole bir bakış attı. The Witch sadece tüyler ürpertici bir korku filmi değil, çok iyi yazılmış bir dramdı aynı zamanda. K.K.

13. Phoenix (Yön: Christian Petzold)

Petzold’ün film-noir dönemine saygı duruşunda bulunmakla kalmayan, neredeyse o dönem çekilmiş gibi görünen filmi Phoenix, yılın en kalp kırıcı birkaç filminden biriydi. Phoenix, soykırımın enkazına ‘yeni’ bir kimlikle dönmeye çabalayan bir kadının hikayesini acı verici bir kayıtsızlık etrafından ele alıyor, en çok da izleyenin duygusal ayarlarıyla oynayan –sinema tarihinde nadide bir yere yerleşeceğiniz sandığımız- finaliyle akılda kalıyordu. Formunda bir Hollywood’un kıskanacağı türden bir filmdi Phoenix. K.K.

12. Citizenfour (Yön: Laura Poitras)

Tarihin en önemli olaylarından birini sadece belgeliyor Citizenfour. Bir sinema işinden çok gazetecilik işi olmayı tercih ettiği için de ortaya çok önemli bir belgesel çıkıyor. Citizenfour, adı şimdiden tarih kitaplarına geçen CIA analisti Edward Snowden’ın özel hayatların gizliliğinin ihlal edildiğini ortaya çıkardığı belgeleri sızdırdığı andan sonrasında belgelerin yarattığı etkiye kadar her aşamayı adım adım ortaya koyarken güvenlik-özgürlük sorunsalını masaya yatırıyor ve bilginin bir güç olarak gözetleme çağında varlığını sorguluyor. Yaşadığımız dünyaya dair en temel sorunlardan birini cesurca ele alıyor ve yılın en önemli filmlerinden biri olarak yer buluyor. H.C.

11. The Duke of Burgundy (Yön: Peter Strickland)

Çetin iktidar mücadelesi. Bir kadın emir veriyor, bir diğeri itaat ediyor. Erkeklikten arındırılmış hava sahasında, iki kadın kimin diğerini ehlileştirmeye çalıştığı belli olmayan bir aşk oyunu oynuyorlar. Peter Strickland’in Avrupa erotik sinemasına onlarca referans taşıyan filmi, dünyasını bir ütopya ile distopya arasında konumlandırırken görselliğiyle ve görsel tercihlerindeki inatçılığıyla büyülüyordu. The Duke of Burgundy, bir benzerini bulmanın zor olduğu filmlerdendi. K.K.

10. Ich seh, ich seh (Yön: Severin Fiala, Veronika Franz)

goodnight mommy

Korku/gerilim türünün eskimesine rağmen tedavülden kalkmayan kodlamalarını başka bir şeye devşiren Goodnight Mommy, yılın en ‘göründüğünün ötesinde’ filmlerindendi. Kimi zaman izleyenin ekrana bakmasını dahi zorlaştıracak denli rahatsız edici kıvama bürünen film, ilk anından son anına kadar sürprizlerle doluydu. En büyük sürprizleri ise ‘annelik’ içgüdüsü üzerinden yaptığı çıkarımlar ve bıçak sırtı mevzulara ilişkin cüretkar yaklaşımından doğuyordu elbette ki. K.K.

9. Heaven Knows What (Yön: Ben Safdie, Joshua Safdie)

heaven knows what

Kendini-iyi-hisset filmi olarak etiketlenen filmlerde işler kimi zaman kötü gitse de nihayetinde toparlanır ve öykü duygunun en yüksek anında sonlanır. Heaven Knows What bir kendini-kötü-hisset filmi. İlk anından itibaren biliriz ki New York’un turistik olmayan yüzünü oluşturan bu arka sokak junkielerinin başına iyi bir şey gelmeyecek. İzleyen için daha vahimi, Heaven Knows What, yapacağını dudak uçuklatan bir gerçeklik duygusuyla yapıyor. Film bittiğinde söyleyecek hiçbir söz kalmıyor. K.K.

8. 45 Years (Yön: Andrew Haigh)

45_years_manşet-2

Andrew Haigh’in filmlerinden bahsederken sıkça “olgun bir sinema” tanımlamasına başvurulması boşuna değil. Hikayesini; ilişkileri ve karakterleri güçlü detaylarla örüp sade bir anlatımla perdeye getirirken hiçbir numaraya başvurmaya tenezzül etmiyor. 45 Yıl’da da bir ömrü beraber geçiren bir çiftin ortaya çıkan mektup sonrasında geçmişi ve ilişkilerini sorgulamasını anlatıyor. Bunu yaparken hikayenin nasıl başladığı ve sonlandığından çok zamanın duygusuyla ve karakterlerin değişimiyle ilgileniyor. Ve o unutulmaz bakışlar… Andrew Haigh sineması diye bir şey var! H.C.

7. The Jinx: The Life and Deaths of Robert Durst (Yön: Andrew Jarecki)

the jinx

Daha önceki belgeseli Capturing the Friedmans ile belgesel sinema tarihine mühim bir eser kazandıran Andrew Jarecki’nin HBO için yaptığı The Jinx, iyi bir belgesel olmasının ötesine taşarak bir dava açıyor. Yönetmen, açılan davanın savcısı. Yılın en baş döndürücü kurgularından birine sahip olan The Jinx, bir ruh hastasının hikayesini ona dirsek temasında anlatıyor. Hala hakkında bir şey duymadıysanız, sadece finaline tanık olmak için dahi izleyebilirsiniz. K.K.

6. Im Keller (Yön: Ulrich Seidl)

im keller

Politik doğruculuğun en büyük düşmanı Ulrich Seidl’ın muhteşem belgeseli Im Keller, sado-mazo bir ilişkiyle Nazileri paralel kurguyla gösterecek kadar cüretkar bir iş. Hedefi belli: Avusturya insanının bodrumuna girmek ve onların sokaktan gizlediği alışkanlıklarının izini sürmek. Seidl topladığı malzemeyle elbette ki rahat durmuyor. Normal ve anormal mefhumlarının neyi temsil ettiğini ya da neyi temsil etmediğini cevaplamaya çabalıyor. K.K.

5. Foxcatcher (Yön: Bennett Miller)

Foxcatcher manşet

Bennett Miller’ın Amerika ve Amerikan toplumuyla büyük bir derdi var ve filmografisini de biraz bu meseleler üzerinden inşa etmeye çalışıyor. İki şampiyon güreşçi Mark ve Dave Schultz kardeşler ile milyoner John du Pont arasındaki ilişki üzerinden Amerika’nın çok görmediğimiz yüzünü göstermeye çalışan ve kapitalizmin işleyişi üzerine son derece sert bir hikaye anlatan Miller, yaşanmış olayları ince ince işleyerek, eşine az rastlanır yönetmenlik tercihleriyle perdeye getiriyor. Amerikan rüyasını tersine çevirip “iktidarın kaybı” üzerinden sınıfsal gerçekleri seyircinin yüzüne çarpan senaryo, buz kesen bir anlatımla etkileyici bir sinemaya dönüşüyor. Steve Carell, Chaning Tatum ve Mark Ruffalo’nun performansları ise filmin kendisi gibi uzun süre hafızalardan çıkmayacak türden… H.C.

4. Mad Max Fury Road (Yön: George Miller)

mad max fury road

Kabul edelim, George Miller’ın dönüşünün bu kadar muhteşem olacağını kimse tahmin etmiyordu. 30 yıl sonra, yeni Max ile yola çıktığı yetmezmiş gibi CGI teknolojisini elinin tersiyle iterek baştan büyük riski göze alıyor Miller. Bitmedi! Max’in – neredeyse- başrolde olmadığı bir Mad Max çıkarıyor karşımıza! Hala bitmedi! Dünyanın erkekler tarafından kurtarıldığı vizyondaki bir dolu maço maceranın tersine mücadele eden, direnen ve – sinema yazarı Kutlukhan Kutlu’nun tabiriyle – “ölmeye susamış erkeklerin karşısına çıkan ve hayatı ayakta tutmaya çalışan kadınlar” üzerine kuruyor hikayeyi. Ve serinin post apokaliptik dünyasını günümüz üzerinden yeniden yaratıyor Miller. Bir an bile durmayan ve nefes almaya izin vermeyen hikayesi, “old school” sineması ve finaliyle türün başyapıtlarından Fury Road. H.C.

3. Inside Out (Yön: Pete Docter, Ronnie Del Carmen)

inside out

En sonda söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Ters Yüz sadece 2015’in veya Pixar’ın değil animasyon sinemasının da zirvelerinden biri. Her karesi zeka barındıran, basit bir fikri hem eğlenceli hem de sofistike bir şekilde anlatan yaratıcı ekip, aynı zamanda – birçok Pixar animasyonunda olduğu gibi – karmaşık fikirleri de basitleştirerek hikayenin parçası yapmayı beceriyor. Büyümek gibi defalarca anlatılmış bir mevzuyu “taşınma” fikri üzerinden ele alan hikaye baştan sona merak duygusunu ayakta tutuğu gibi yoğun duygular yaşatacak detaylarla örülü olduğundan komedi ile dram arasında ani ama yumuşak geçişler yapabiliyor. Ters Yüz, “bir çocuğun duygularını karakter olarak anlatma” fikrini “ilginç” olmaktan çıkarıp eşsiz bir serüvene dönüştürüyor. H.C.

2. Carol (Yön: Todd Haynes)

carol

Patirica Highsmith’in en farklı romanlarından biri olan Carol’ı, yazarın dingin üslubunu kendi sinema diliyle birleştirerek uyarlayan Todd Haynes, gösterişsiz, etkileyici bir iş ortaya çıkarıyor. 1950’lerin New York’unda iki kadının aşkını konu alan Carol’da, romanın ve dönemin ruhunu renkler ve gündelik ayrıntılar üzerinden bir estetik yaratarak yakalamaya çalışan Haynes, Amerikan toplumunun karanlık tarafını gösterirken Carol ile Therese arasındaki aşkı da son derece güçlü bir sinemayla perdeye getiriyor. Finaldeki, uzun süre unutulmayacak “seni seviyorum” sahnesi ise başlı başına bir yazıyı hak ediyor. H.C.

1. Saul fia (Yön: László Nemes)

son_of_saul-2

Yıl boyunca gördüğümüz birçok film arasında çok azının geleceğe kalacağından eminiz. Son of Saul, geleceğe kalacak filmlerden biri. İzleyenini bir toplama kampına götürüyor ve aslında hiç de yakından tanımadığı bir hiyerarşinin içine bırakıyor. Burada bir kaos hüküm sürüyor. Kamera Saul’un ensesinde. O hareketliyse onunla beraber hareket ediyor, o duruyorsa bir şeylere bakma şansına erişiyor. Gördüklerimiz soykırım filmleri külliyatının tozunu yutmuş birisi için bile şok edici. Huzursuz edici bir gerçekliğe, dar bir kadrajın içine hapsoluyoruz. Pek az filmin yaşatabildiği bir boğulma duygusunun içerisinde, ilk filmini çeken Nemes’in kamerasıyla sürükleniyoruz. K.K.

 

Hazırlayanlar: Hasan Cömert, Kaan Karsan