2014 Senesinin En İyi 25 Filmi

Yılın sonuna vardık. Dolayısıyla birçok sinema platformunda çoğunlukla filmlerin Türkiye vizyonunu baz alarak düzenleyeceğimiz sene sonu listelerinin hazırlıkları başladı. Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu sene de Ekşi Sinema’da sinema yazarlarının vizyonu baz alan sene sonu listelerini ve bu listelerin konsensüsünü yayınlayacağız. Ancak bundan önce naçizane bir işe kalkışıyorum izninizle. 2014 senesi dahilinde izlediğim en iyi filmleri, tamamen kişisel formüllerle sıraya diziyorum. Bu listeye geçtiğimiz sene festivallerde izlediğim kimi filmleri almadım. Bu filmler zaten vizyonu temel alarak hazırlayacağım 2014 listemde bulunacaklar. Onların yerine Türkiye’de henüz gösterilmemesine rağmen izleme fırsatı bulduğum bazı filmleri aldım. 2013 yapımı olmasına rağmen festivallerimizi bu sene ziyaret eden filmler ise listede mevcut.

25) Drinking Buddies (Akşamdan Kalanlar) – Joe Swanberg

1385309118

Joe Swanberg’in kendi halinde, mütevazı ve iddiasız filmi her anlamda kadın ve erkek ilişkisini çok basit bir denklem etrafından anlatıyordu. Swanberg’in oyuncularına açtığı alan çok genişti; filmin neredeyse bütün sahneleri doğaçlama çekilmişti. Yakalanan doğallık hem çok belirgindi hem de kısa sürede filmin en büyük kozu haline geliyordu. Filmin muhteşem kapanış planı ise senenin en iyi ‘kendini iyi hisset’ filmlerinden biri olan Drinking Buddies’e çok yakışıyordu. 

24) Night Moves (Gece Planı) – Kelly Reichardt

getimageimage-id-2759_88004

Bağımsız sinemanın kallavi kadın yönetmenlerinden biri olan Kelly Reichardt’ın alabildiğine kasvetli, neredeyse bir Dostoyevski uyarlaması gibi görünen filmi en temelinde bir aidiyet meselesini parmağına doluyor, kendi sinemasal tercihlerini de ele aldığı olgunun karmaşıklığına göre belirliyordu. Filmin derinlikli gerilimi, tamamen psikolojik durumlar üzerinden yaratılıyordu. Jesse Eisenberg ise kariyerinin en iyi performanslarından birini sahneye koyuyordu.

23) Miss Violence (Şiddet Güzeli) – Alexandros Avranas

miss_violence-2

Yunan Yeni Dalgası’nın kendini bile isteye tekrar eden akışının yeni mahsulü geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan Miss Violence’dı. Miss Violence, tıpkı öncülleri gibi Yunanistan’ın sosyoekonomik kriz ortamından ağır bir aile dramı çıkarıyor ve cesur tercihleri izleyeninin huzurunu kaçırıyordu. Avranas’ın sineması sadeliğine rağmen oldukça güçlü ve hedefe odaklıydı. Miss Violence, geçtiğimiz senenin en dürüst ve lafı dolandırmayan filmlerinden biriydi.

22) Mahi va Gorbeh (Fish & Cat / Balık ve Kedi) – Shahram Mokri

Mahi-va-gorbe

!f İstanbul salonlarından sessiz sedasız geçip giden Mahi va Gorbeh, en çok biçimsel anlamdaki cesaretine hayran kaldığımız bir eserdi. Shahram Mokri, ‘zaman’ mefhumunu bir kısır döngü içinde ele alan bir hikaye türetmiş; bu hikayesel tercihini ise filmi ‘tek plan’ olarak çekerek daha da ilginç hale getirmişti. Filmin derdi, daha önce hemhal olmadığımız türden bir dert değildi belki ama Mahi va Gorbeh izleyenini başka taraflarıyla oyalamayı, hatta neredeyse büyülemeyi başarıyordu.

21) Borgman (Bela) – Alex van Warmerdam

Borgman3

Alex van Warmerdam’ın karanlık masalı Borgman, film tarafından hızlıca mitleştirilen bir karakter olan Borgman’ın burjuvaziye ‘musallat’ olma hikayesini anlatıyordu. Borgman, düzeni neredeyse tek başına muktedir bir anarşistti. Ormanın içinden çıkagelen bu adama kayıtsız kalmak olanaksızdı. Warmerdam, dingin bir sinemayla oldukça gerilimli bir hikaye anlatıyor; filmi olduğundan daha büyük göstermeye çabalamıyordu. Borgman’ın kuvveti buradan geliyordu.

20) Boyhood (Çocukluk) – Richard Linklater

Boyhood-kadr-1-big

Richard Linklater’ın akıl almaz bir emek harcayarak 12 senede tamamladığı filmi Boyhood, bir büyüme öyküsünü hayatın sıradanlıklarla örülü tüm detaylarıyla yansıtıyordu. Filmin mütevazılığından, hayata dair coşkusundan ve inadından etkilenmemek mümkün değildi. Ancak bu etkilenmişlik halinin kitlesel anlamda çığ gibi büyümesi biraz biraz fazlaydı ve filmin duruşuna da aykırıydı sanki… Filmin Türkiye’de vizyon görmemiş olması ise küçük bir skandal olarak addedilebilirdi. 

19) Sivas – Kaan Müjdeci

Sivas001
İlk filmiyle Venedik’in ana yarışmasına kabul edilerek büyük bir başarı elde eden Kaan Müjdeci’nin filmi Sivas, Yozgat’ta yaşayan bir çocuk ve onun dövüş köpeği Sivas arasındaki ilişki üzerinden Anadolu erilliğini, tavizsizliğini ve hışmını anlatıyordu. Müjdeci’nin kurduğu formül oldukça parlaktı ve çok iyi bir şekilde işliyordu. Doğan İzci’nin kolayca tarihe geçebilecek performansı ise akıllardan hiçbir zaman çıkmayacak gibiydi.

18) The Babadook (Karabasan) – Jennifer Kent

babadook
Senenin ‘erkeklik’ üzerine kurulu ve bu konuda söyleyecek birkaç sözü olan korku filmi ise The Babadook’tu. The Exorcist’in yönetmeni William Friedkin’in sinema tarihinin korku başyapıtlarıyla bir tuttuğu Jennifer Kent filmi özellikle zamanlama konusundaki kabiliyeti ve bir aile dramını korku türüyle birleştirme konusundaki yetkinliğiyle yükseliyordu. Filmin hiç geri plana atmadığı mizah damarı da filmin kuvvetli taraflarından biriydi.

17) Calvary (İnfaz) – John Michael McDonagh

calvary
John Michael McDonagh’ın bir rahibi ‘karakter’ ile ‘anti-karakter’ arasındaki ince çizgide yürüttüğü ve çatışmasını bunun üzerinden kuran filmi Calvary, ‘katolik olma’ durumu üzerine akıl yürütüyor; melankolik mizahı etrafından ince eleştirileri köktencilik üzerine yönlendiriyordu. Brendan Gleeson ise yılın en iyi erkek oyuncu performanslarından birini sergiliyordu. Calvary, üzerinden farklı okumalar yapılabilecek, zihin açıcı bir senaryoya sahipti.

16) Adieu au langage (Goodbye to Language / Dile Veda)

goodbye to language
Pek çok Godard filmi etraflıca tartışılması güç olan Adieu au langage, bir insanlık kolajıydı temelinde. Godard, bu kez 21. yüzyılı dehası karşısında bir meze haline getiriyor; insan türünün kısır alışkanlıkları üzerine bir kez daha kafa yoruyordu. Elbette ki ziyadesiyle üstten bakıyordu. Ancak dünyayı kısa bir süreliğine onun baktığı yerden görmenin paha biçilmez bir tarafı vardı. Bunun yanı sıra –belki biraz iddialı olacak ama- Adieu au langage, bugüne kadar izlediklerimiz arasında 3D teknolojisini en yaratıcı şekilde kullanan filmdi.

15) Jauja – Lisandro Alonso

sz5_Jauja

Lisandro Alonso’nun yokluğun ortasındaki birkaç adam ve genç bir kadının ‘hiçliğine’ dair cümleler sarf ettiği, birçok açıdan hikayesiz ve bu yönüyle benzersiz filmi Jauja, senenin en rafine filmlerinden biriydi. Jauja’nın izleyenini önce afallatan, sonra ipnotize eden, en nihayetinde de ele geçiren bir atmosferi vardı. Alonso, Avrupa’nın nasıl Avrupa olduğunu son derece basit kurumlu bir çatı üzerinden peliküle döküyordu. 

14) Deux jours, une nuit (Two Days, One Night / İki Gün Bir Gece) – Jean-Pierre, Luc Dardenne

two days one night

Dardenne Sineması’nın değişmeyen temalarından biri olan ‘mücadele’ kavramı bu kez eğer iş arkadaşlarını ikna etmezse işini kaybedecek olan Sandra’nın hikayesinde karşımıza çıkıyordu. Dardennelerin kapitalist sistemin bir kez daha altından girip üstünden çıktıkları filmi büyük bir zarafet ve ustalık taşıyordu muhtevasında. Filmin bütün karakterleri aynı oranda etkileyiciydi. Marion Cotillard Dardennelerin muazzam senaryosuyla birlikte filmin en büyük kozlarından biriydi. 

13) The Grand Budapest Hotel (Büyük Budapeşte Oteli) – Wes Anderson

büyük budapeşte oteli 2

Wes Anderson’ın pastel, kalbi kırık ama umutlu dünyasını Stefan Zweig’ın karanlığıyla bir araya getirdiği, faşismle boğuşan Avrupa’nın asla renklere müdahil olamayan bir detay haline dönüştüğü büyüleyici filmi The Grand Budapest Hotel bir yönetmenlik gösterisiydi. İlk saniyesinden itibaren filmin sihrine kapılmamak neredeyse olanaksızdı. Anderson hikayesini anlatırken her zamanki numaralarını yapıyor ancak sanki bu kez eskiye nazaran biraz daha ustalaşmış görünüyordu. Gördüğümüz o ki, The Grand Budapest Hotel zamana karşı asla ‘eksilmeyecek’ bir filmdi.

12) Gone Girl (Kayıp Kız) – David Fincher

gone_girl_2

Gillian Flynn’in çoksatar romanından uyarlanan Gone Girl’de David Fincher rüya gibi başlayan bir evlilik hikayesinden tonu Brian De Palma filmlerini aratmayan bir gerilim filmi çıkarıyor; muazzam kurgusuyla izleyenini her adımda biraz daha şaşırtıyordu. Gone Girl, Amerikan Sineması’ndan çıkmış en sert medya eleştirilerinden biriydi. Filmin her karakteri vakit geçtikçe gerçeklikle bağını koparıp medyanın birer piyonu haline dönüşüyordu. Rosemund Pike ise sinemanın nevi şahsına münhasır karakterlerinden biri olarak anılacak olan Amy Dunne’a çok şey katıyordu.

11) Nightcrawler (Gece Vurgunu) – Dan Gilroy 

nightcrawler_2-2

Daha önce senaristlik yönüyle tanınan Dan Gilroy’un ilk yönetmenlik denemesi olan Nightcrawler’ı ilk bakışta bir medya eleştirisi olarak yaftalamak mümkündü. Ancak Gilroy’un senaryosu işin bu tarafının ötesine geçerek ‘şirket’ mefhumuna odaklanıyor ve asıl çatısını kapitalizm toplumunun rekabetçi ve merhametsiz yapısı üzerine kuruyordu. Nightcrawler, düzenin ‘başarı’ anlayışını kendinden emin adımlarla basamakları tırmanan Louis Bloom karakteri üzerinden tanımlıyordu. Bu karaktere Jake Gyllenhaal ise kariyerinin açık ara en iyi performansını sergiliyordu.

10) Al Midan (The Square / Meydan) – Jehane Noujaim

meydan-5

Jehane Noujaim’in Mısır’daki iktidar karşıtı protestolarını sokaktaki birkaç insanı takibe alarak anlattığı belgeseli Al Midan, yolu Gezi Parkı’ndan geçen herhangi bir insanın kayıtsız kalamayacağı denli güçlü bir duyguya sahipti. Belgesel, kamerayla peşine düştüğü karakterleri öyle kuvvetli bir sinemayla tanıtıyordu ki, izleyenin kendini sokakta, sesini duyurmaya çabalayan insanların arasında hissetmesi işten bile değildi. Al Midan, büyük bir özgüvenle, “Sıradaki gelsin” diyordu, devlet aygıtının yüzüne.

9) Kış Uykusu (Winter Sleep) – Nuri Bilge Ceylan

kış_uykusu_afiş-3 

Türkiye’ye Yol’dan tam 34 yıl sonra ikinci Altın Palmiye’yi getiren Kış Uykusu, Çehov’un muhtelif öykülerinden 21. yüzyıl Türkiye aydınını ‘tanımlamak’ için besleniyor ve kendi iktidarını yaratan bir adamın ‘krallığını’ merkeze alıyordu. Nuri Bilge Ceylan’ın filmi oldukça kitabi bir metinle yola çıkıyordu; ancak kimi zaman bir dezavantaj haline gelebilecek bu yönünü taşıyabilecek olan ağırlığa neyse ki sahipti. Kış Uykusu, kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan’ın ustalık eseriydi. Aynı zamanda Haluk Bilginer’in iyi bir yönetmenle çalışınca ne kadar iyi bir oyuncu olabildiğine işaret ediyordu.

8) It Follows – David Robert Mitchell 

it-follows-cannes-2014-4

Bir korku filmi düşünün ki nostaljik olsun; ancak nostalji duygusunu istismar etmesin. Güçlü bir hikayeye sahip olsun; ancak kendini gereğinden fazla ciddiye almasın. Korkutsun; ancak sadece korkutmak adına basit numaralar yapmasın. It Follows, düşündüğünüz korku filmi. Bir yönüyle 80’lerde yapılmış gibi, diğer yönüyle hiç görmediğimiz türden bir tazeliğe sahip. Filme ruhunu veren, hatta filmin imajını ‘yaratan’ müziklerini ise yıllar ilerlese de -belli ki- dilimizden düşürmeyeceğiz.

7) Plemya (The Tribe) – Miroslav Slaboshpitsky

the tribe

2014 yılında senenin bir diğer ‘deli işi’ projesi ise Ukrayna’da ilk uzun metrajını yapan Miroslav Slaboshpitsky’den gelmişti. Plemya’nın bütün hikayesi bir sağırlar okulu ve onun öğrencileri üzerinden kuruluyordu. Filmin hiçbir anında diyalog yoktu. Anlayıp anlamamak izleyicinin eforuna kalmıştı; çünkü karakterler kendi aralarında işaret diliyle anlaşıyordu. Ancak Plemya’yı asıl güçlü kılan diyalogsuzluğu değildi. Bu diyalogsuzluğa rağmen Ukrayna’da işlerin nasıl işlediğini geniş bir bağlamda anlatan, filmi izleyen kişiyi kolayca politize eden dramatik yapısıydı.

6) Under the Skin (Derinin Altında) – Jonathan Glazer

under-the-skin-review-2

Senenin bir diğer ‘ketum’ filmi Jonathan Glazer’ın Under the Skin’iydi. Under the Skin, bu dünyadan olmayan ancak insan bedenine sahip bir yaratığın peşine düşüyor ve izleyenine ekstra bilgi vermeyi reddediyordu. Glazer, oldukça karanlık filminde her anı ürkütücü, her anı tahrik edici bir izlek tutturuyordu. Bu karanlık atmosferin içinde en ufak bir taviz vermeyi dahi reddediyordu. Scarlett Johansson ise karakterin erkeklerin zaaflarından faydalanarak onları ele geçirdiği bir formül için kuşkusuz en doğru tercihti ve bunu filmde kanıtlıyordu.

5) Whiplash – Damien Chazelle

whiplash 3

“Dilimizde ‘aferin’den daha tehlikeli bir sözcük yoktur” diyen bir müzik öğretmeni ve hocasından aferin almak adına her şeyi yapabilecek bir caz bateristi… 28 yaşındaki Damien Chazelle’in olağanüstü bir gerilime sahip filmi Whiplash’te basitçe bu iki insanın çatışması vardı. Ancak bu çatışma Chazelle’in muazzam yönetmenliğiyle öyle noktalara varıyordu ki, ardındaki dehaya hayran kalmamak elde değildi. Whiplash, bu gerilimi işlemek için müziği bir araç haline getirmiyor; amaçlaştırıyordu. Bu yönüyle hem caza, hem cazın dehalarına hem de o dehaları yaratan otoriteye bir övgü olarak okunabilirdi. 

4) Force Majeure (Turist) – Ruben Östlund

force_1-2

2014 senesi erkeklik mefhumuyla derdi olan birçok film çıkardı ortaya. Ancak bu filmlerin kuşkusuz ev kuvvetlisi Ruben Östlund’un Force Majeure’siydi. Force Majeure, bir tehlike anında ortadan ansızın kaybolan bir babanın ailesiyle yüzleşme sürecini erkekliği oldukça acınası durumlara düşüren bir mizahla anlatıyordu. Ruben Östlund’un filmi iyiden iyiye yükselten yönetmenliği ise kuşkusuz senenin en iyi yönetmenlik performanslarından birine işaret ediyordu. Force Majeure’yi bir ‘klasik’ adayı olarak göstermek abartı olmayacaktı.

3) Clouds of Sils Maria (Sils Maria ve Perde) – Olivier Assayas

Clouds-of-Sils-680x365_c
Olivier Assayas’ın ne prömiyerini yaptığı Cannes’da ne de sonrasında pek gündem yaratmayan filmi Clouds of Sils Maria, eski ve yeni kavramları üzerine sanat dünyası üzerinden bir bakış atıyor; artık eskisi kadar ilgi çekemeyen, hatta özdeşleştiği rolleri bile elinden alınan bir kadın oyuncunun hikayesini anlatıyordu. Olivier Assayas’ın senaryosu öyle iyi yazılmıştı ki, filmin iki saatlik süresi muazzam bir sinema eşliğinde akıp gidiyordu. Juliette Binoche, Kristen Stewart ve Chloe Grace Moretz’in muhteşem oyunculuklarının Cannes’dan ödülmüş dönmüş olmaları ise akıl alır gibi değildi. Clouds of Sils Maria, 2014 senesinin en iyi, en havalı, en dahiyane ve en büyük filmlerinden biriydi kuşkusuz. 

2) Inside Llewyn Davis (Sen Şarkılarını Söyle) – Joel, Ethan Coen

inside_llewyn-4
Bir kısır döngünün içerisinde hapsolmuş, hayatını adadığı müzik sektöründe bir türlü bir adım ileriye gidemeyen, ne zaman bir umut kapısı bulsa önünden eli boş dönen bir müzisyenin hikayesi belki de sadece Coen’lerin kalemi ışığında bu kadar layıkıyla anlatılabilirdi. Inside Llewyn Davis, muazzam çizilmiş başkarakterini dönem Amerikası’na savunmasızca bırakıyor; onu kurtarmak için hiçbir illüzyon kullanmıyor ve Amerikan Rüyası’nın sahteliğini ‘dokunan’ bir sinemayla sahneye koyuyordu. Inside Llewyn Davis, belki de her yönetmenin çekmeye özeneceği türden bir filmdi. Ancak bu filmi sadece Coenler çekebilirdi.

1) Jiao you (Sokak Köpekleri / Stray Dogs) – Tsai Ming-liang

stray_dogs
Senenin en iyi filmi senenin diğer iyi filmlerine hiç benzemiyordu. Zira Jiao you, sanki başka bir dünyanın sinemasına ait bir filmdi. Tsai Ming-liang’ın inatçı sinema dili sanki bu dünyada icat edilmemişti. Jiao you muhtevasında birçok çelişki taşıyor; bu çelişkilerle güçleniyordu. Örneğin evsiz bir adam canlı bir tabela olarak sokağın ortasında dikiliyor, elinde bir konut reklamı taşıyordu. Hem çocuklarının hem de kendisinin, bir kadına, bir anneye ihtiyacı vardı; ancak bu adam kelimeleri kullanmak konusunda acizdi. Tsai Ming-liang filmin kimi anlarında kamerasını durağan bir duygu üzerinde dakikalarca açık tutuyordu. Süreler uzadıkça, yönetmen sahneyi kesmedikçe duygular hücum ediyordu izleyenin kalbine. Jiao you’nun kimi anları bir ‘çile’ gibiydi. Bu çilenin perde aracılığıyla bu kadar ulaşılabilir hale gelmesinin nedeni ise Ming-liang’ın üstün becerisinde yatıyordu. Filmi saniye saniye hatırlanır kırmanın kudreti de öyle…

 

Kaan Karsan

twitter