2012 Sinemasında En İyi Müzik Kullanımları

Eray Yıldız
Eray Yıldız
17 Aralık 2012

Film müziği her sene özgünlüğüyle veya sahnede eğlendirebilirliğiyle (original score / original song) ödüllendirilir. Ama takriben kimse score değil de, “original song“ların filme ne kadar yakıştığıyla, tam girdiği sahneyi nereden nereye taşıdığıyla, video-clip estetiğiyle değil ama sahne ile şarkının birbirleri için üretilmişlikleriyle, birbirlerini ne derece taşıdıklarıyla, tüm söz ve müzikleriyle mizanseni (veya film kredilerinde çalıyorsa tüm filmi) ne derece temsil ve ihya ettikleriyle ilgilenmez. Bu mütevazi dosya da biraz bu gayret ve amaçla 2012’nin sahnelere “cuk” oturan şarkılarının peşinden gidiyor. Yani “use of music” dedikleri, “müzik kullanımı” dediğimiz şekliyle. Original song‘lar o sene o film için yapılmış olmayı baz alıyorken, bu dosya tamamiyle bu sene veya öncesinde, sözkonusu film için veya bağımsız sebeplerden yapılmışların 2012 filmlerindeki kullanımlarıyla ilgileniyor.

10. Take This Waltz (yön. Sarah Polley), The Buggles – Video Killed the Radio Star

Yılın en sempatik filmlerinden, yılın en sempatik sahnelerinden. Şarkının ruhu, rengi, cümbüşü iki karakterin savrulmaları, yüzlerindeki ışık değişimleri, aletin baş döndürücülüğüyle bütünleşince bu harikulade sentez kaçınılmaz olmuş. Şarkıyı ayrı, Michelle Williams’ı ayrı sevenlere de resmen çam sakızı çoban armağanı olmuş. Muhteşem!

9. Holy Motors (yön. Leos Carax), Kylie Minogue – Who We Were

Yılın şahsen en iyi filminden, müzikal sinemasının kodlarıyla oynaşan, sürpriz bir sahne. Harabe bir binanın yıkıntıları arasından, Ajda Pekkan 45’liği tonunda, kelime oyunlu sözleriyle geçen, eşsiz enstruman ve vokal senteziyle melankolik Kylie Minogue ve onu takip eden Denis Lavant ile steadycam. Olağanca basit, olağanca sıradışı.

8. Killer Joe (yön. William Friedkin), Clarence Carter – Strokin’

Gerilim üstadı William Friedkin’in beğenmek için üstün çaba harcanılan, en masum haliyle bile şiddet pornosu kıvamında seyircisini (çoğunluğun beğendiği şekliyle) birkaç ayrı kutba bölen yeni filmi Katil Joe. Şahsen kameranın durduğu yerlerden, mekan kullanımına kadar her milikaresinden nefret ettiğim filmin belki de bu haliyle hedeflediğini başarması bir tarafa, finalde kredilerde kullandığı sözkonusu şarkı kasti nefreti körükleyen ama en çok da bu tarafıyla hoşa giden bir detay olarak akla kazınıyor. Son derece asap yıpratıcılığı 2 saat boyu izlenenlerden ötürü olan Strokin’ huzurlarda.

7. Oslo, August 31 (yön. Joachim Trier), Desire – Under Your Spell

Herkesin geçtiğimiz İFF’de ilk favori üçünde muhakkak bulunan Oslo’nun sürprizlerinden biri de, aynı kullanımı -belki biraz daha iyisini- geçen sene Drive’da da gördüğümüz üzere, Desire’ın bu türünün tek örneği şarkısıydı. Her sene bir filmin kullanma zorunluluğu ya da hakkı olsa hayır diyecek olanımız?

6. Cosmopolis (yön. David Cronenberg), Metric – Long to Live

Nefret edeni seveninden fazla olmasına rağmen sevme nedenleri tüm nefret etme nedenlerinden daha şevkli ve zevkli olan bir Cronenberg kroşesi Cosmopolis. Howard Shore’un gel-gitli tekinsiz kafası tüm filmi sülük gibi akla yapıştıran sahnelerine karanlık dokunuşlar yapıyor ama kredilerde çalan Metric şarkısı -belki gruba olan şahsi sevgimden- hali hazırda son derece yorucu bir filmin sonunda bile salonda birkaç dakika daha oturtan cinsten. Bunu üstada götüren, tavsiye eden, dinleten her kimse ona teşekkürleri borç biliyoruz.

5. Rust and Bone (yön. Jacques Audiard), (various artists)

Müzik kullanımı bakımından belki de kafası en karışık filmlerden. Bu kafa karışıklığı bazen sahneleri desteklemek açısından avantaja dönüşebilirken bazen de alaka sorgulatabiliyor. Özellikle Katy Perry – Fireworks’ün uzadıkça uzatılan, Cotillard’ı bu şarkı eşliğinde seyre daldığımız sahne zannımca filmin ruhsal bütünlüğünü zedeleyen fazla anaakım bir tercih. Lakin yine anaakım olup Lykke Li’nin Follow the Rivers ve Bon Iver’ın Wash kullanımları bir şekilde filmi taşıyor ve güzelliğine güzellik katıyor. Desplat’ın müziklerine yine diyecek yok.

4. The Deep Blue Sea (yön. Terence Davies), Stuart McLaughlin – Molly Malone

Terence Davies’in katılımıyla bu sene İFF’i açan The Deep Blue Sea, beğeni ölçütünde herkesi ikiye ayırdıysa da bazı anlarıyla özelliğini halen korumakta. Yer yer sarkan, topallayan, ilerleme sorunlu bir film belki ama Davies’in dokunuşlarıyla sıradanlığı bile sıradışı olan bir film kesinlikle. Müzik kullanımı da dikkat çeken sayılı yönlerinden. Özellikle metro sahnesi, yavaşça geriye süzülen kamera ve ona eşlik eden Molly Malone, müzik-sahne uyumu bakımından yılın güzideleri arasına giriyor.

3. The Master (yön. Paul Thomas Anderson), Ella Fitzgerald – Get Thee Behind Me Satan

Yılın en iştah açıcı ve seyir öncesi sabır küpü yapan sayılı filmlerinden The Master’ın kendi gibi vernikli, cilalı, ahşap doku hissiyatı bocalayan, yeşil ve sarı tonlarıyla eskimişliği ve yosun tutmuşluğu algıya zerkeden müziklerinden dem vuralım. Johhny Greenwood’un muazzam ‘score’ işçiliği, girişinden kapanışa seyir esnasında koltuğun ucuna sürüklerken PTA’nın muhtemel şahsi favori klasikleri de soundtrack albümünde yer almakta. Ama özellikle Ella Fitzgerald’ın Get Thee Behind Me Satan kullanımı öne çıkarak filmi olduğundan daha değerli kılan detaylardan oluyor. Bir de Hoffman’ın Slow Boat to China söyleyişi var, ama “anlatılmaz yaşanır” bir sahne olarak tecrübesini size bırakalım.

2. Moonrise Kingdom (yön. Wes Anderson), Françoise Hardy – Le Temps de L’Amour

“Yılın, yılın, yılın” demekten ben helak düşmedim de, siz de okumaktan düşmediyseniz müsadenizle yılın ikinci en iyi filmi, bir Wes Anderson krallığı olan Moonrise’dan 40 yılda bir uğrayan sahnelerden biri. Hali hazırda şarkıyı ezbere bilip söylüyorduysanız, ya da aklı başında Hardy hayranlarındansanız, sahnenin zekası ve şarkı seçimi perdeden taşıp tüm kütlenizi sarıyor olmalı.

1. Holy Motors (yön. Leos Carax), Let My Baby Ride

Listenin ikinci Holy’si. Her kategorinin listesinde bu yıl itibariyle en az iki Holy Motors görmek isteyecek kişiler, şahsım da dahil, fazla. Sinemanın icadını uzun süredir bu filmi izlerkenki kadar coşkuyla kutlamadık, ya da kendi adıma, kutlamadım galiba. Büsbütün renklerin, müziklerin, kurgunun, kişilerin, kişi olmayanların, filmlerin melankolisi. Ve tüm bunların orta yerinde, aniden, bir intermission kıvamında, Let My Baby Ride. Olur şey değil… Entracte!