2000’li Yılların En İyi 15 ‘İlk Film’i

Kaan Karsan
Kaan Karsan
02 Aralık 2012

Bir yönetmenin sinemaya adımı olan ‘ilk filmi’ hiç şüphe yok ki özgür olabildiği ölçüde kişinin kendi sinemasal karakteristiğini göstermesi açısından bambaşka bir öneme sahip. Tamamen kişisel bir elekten geçirerek 2000’li yılların en iyi ilk filmlerini beğeni sırasına göre listeledim.

15) Control (2007) – Anton Corbijn

Kariyerinin büyük bir bölümünü müthiş grupların müthiş şarkılarının videolarını yaparak geçiren Anton Corbijn’in çektiği ilk filmin post-punk evresinin en önemli şahsiyetlerinden birinin üzerine olması elbette ki hiç şaşırtıcı değildi. Ian Curtis’in 23 yaşındaki intiharı, Corjbin’in sinemadaki ilk adımı olmuştu. Corjbin, hem sinema gramerine hem de yaratmaya çalıştığı sinema diline hükmederken yakın dönemin en başarılı ilk filmlerinden birini kotararak büyük bir heyecan uyandırıyordu.

14) 13 Tzameti (2005) – Géla Babluani

Basitçe açıklamak gerekirse tuhaf bir Rus ruleti şampiyonasını ele alan “13 Tzameti”, bir taraftan da genç bir Gürcü yönetmenin cesaretine işaret ediyordu. Gela Babluani, girift karakterleri, gerilim yaratma becerisi ve filmini siyah-beyaz çekerek müjdelediği ‘amaca yönelik’ idealistliği ile dikkat çekiyordu. Film yönetmeni kısa sürede Hollywood sularına taşımıştı. Bunun neticesinde de Gela Babluani cesaretini kendi ülkesinde bırakmıştı.

13) Das Leben der Anderen (2006) – Florian Henckel von Donnersmarck

2006’da Yabancı Film Oscar’ına kadar uzanan Das Leben der Anderen, Almanya’nın yakın tarihinden beslenerek sürükleyici bir Doğu Almanya öyküsü takdim ediyordu. Florian Henckel von Donnersmarck ise bir ülke sineması temsili sunmak yerine Hollywood’a öykünerek anaakım bir eğilimi her şeyin önünde tutuyordu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde “Das Leben der Anderen” ‘çoğunluk’ tarafından çok beğenildi. Bu da Florian Henckel von Donnersmarck’ın Angelina Jolie ve Johnny Depp’le bir film çekecek olması demekti.

12) District 9 (2009) – Neill Blomkamp

Neill Blomkamp’ın sosyal-gerçekçi bilimkurgusu ‘dünya-dışı varlık’ mecazı üzerinden tipik bir modern toplum portresi çiziyordu. Fantastik hissiyatına çalmaktan tamamen kaçınarak çıkılan bu yolda filmin özgünlüğü fazlasıyla etkileyici bir şekilde perdeye yansıyordu. Blomkamp, ‘mockumentary’ türüne de yakınsayarak özel bir gerçeklik hissi yaratıyordu. District 9 kısa sürede büyük bir hayran kitlesi yarattı ve son yılların en değerli bilimkurgularından biri olarak raflardaki yerini aldı.

11) Hedwig and the Angry Inch (2001) – John Cameron Mitchell

Müzikal türünde artık bir şeylerin değişmesi gerektiği ayyuka çıkınca yeni arayışların fitili yakılmıştı. John Cameron Mitchel’in anti-geleneksel müzikali Hedwig and the Angry Inch de tam olarak bu arayışların mahsulüydü. Bir yandan LGBT temasına bağımlı olarak da ‘öteki’lerin öyküsünü anlatmaya soyunan film fazlasıyla yenilikçi ve ayrıksı bir yerde konumlanıyordu. John Cameron Mitchell’in uçuk arayışları Hedwig’den sonra da devam etmiş, bir süre sonra da ‘vasat’ bile olamayan drama filmi Rabbit Hole ile sona ermişti.

10) Moon (2009) – Duncan Jones

David Bowie’nin oğlu Duncan Jones’un sinemaya attığı ilk adım da oldukça dikkat çekiciydi. Önce aydaki bir astronotun yalnızlığına odaklanan, sonra da kurduğu bu ‘yalnız’ yapıyı kendi elleriyle yıkan film, gerilim soslu bilimkurguların son dönemlerdeki en iyi örneklerinden bir tanesiydi. Duncan Jones, ‘bilinmeyen’ bir mekânı kullanma konusundaki becerisiyle göz kamaştırıyordu. Film, kısa süre sonra yönetmene yeni kapılar açmayı başardı.

9) Mary and Max (2009) – Adam Elliot

Meşakkatli bir stop-motion animation ürünü olan Mary and Max, kalemine oldukça hâkim bir yönetmenin gelişini müjdeliyordu. Zira Adam Elliot, kaba tabirle güldürürken ağlatmayı; ağlatırken de güldürmeyi başarıyor ve izleyenini bir alıntılar deryasına sürüklüyordu. Mary and Max, son yılların hem en komik hem de en melankolik filmlerinden bir tanesiydi. Bir yandan da riskli bir hareketle ‘hem küçükler hem de büyükler için animasyon’ tavrını yıkarak bu işin yaş ortalamasını biraz yükseltiyordu.

8) Shaun of the Dead (2004) – Edgar Wright

Sinemanın süregelen tarihinde parodilere alışmıştık; ancak ‘mizahı’ oldukça ciddiye alarak yapan Shaun of the Dead her birimiz için apayrı bir şeydi. Film hem zombilerle dalga geçiyor; hem de onları fazlasıyla ciddiye alıyordu. Kült sahneleri ve diyaloglarıyla komedi tarihinin ileride de hatırlanacak filmlerinden biri olmaya aday olan Shaun of the Dead, ilginç bir şekilde bir ilk filmdi. Edgar Wright, Simon Pegg ve Nick Frost üçlüsü, başarılarının tek atımlık olmadığını sonraki filmleri Hot Fuzz ile de göstereceklerdi.

7) Synecdoche, New York (2008) – Charlie Kaufman

Son yıllarda Amerika’nın başına gelmiş en güzel şeylerden biri olan Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik deneyimi, tıpkı kendisinden beklendiği gibi, fazlasıyla tuhaftı. Yaratım sıkıntısı çeken yaratıcının hikâyesini anlatmayı sevdiğini bildiğimiz Kaufman, bu kez merkeze bir tiyatro yönetmenini alarak tuhaf bir ‘deliriş’ öyküsü takdim ediyordu. “Synecdoche, New York”un zihinlerde yer etmemesi, kesinlikle imkânsızdı. Kaufman, sinemanın heyecan uyandıran senaristleri arasındaki yerini yönetmenliğiyle de güçlendiriyordu.

6) Michael Clayton (2007) – Tony Gilroy

Kimi zaman iyi kimi zaman vasat ürünler sunduğu senarist kariyerinden sonra kimse Tony Gilroy’dan bu denli ‘özgün’ ve ‘cesur’ bir iş beklemiyordu. Michael Clayton, oldukça girift bir kurguyla ‘imha edilen’ bir avukatın çöküşüne odaklanıyor ve yarattığı gerilimle neredeyse ‘rahatsız edici’ bir film bahşediyordu. Film Tony Gilroy’a bir de Oscar adaylığı kazandırdı. Ancak Gilroy, bu atılımını daha sonra çektiği iki filmiyle sürdüremedi.

5) Hunger (2008) – Steve McQueen

Steve McQueen’in ilk filmi Hunger’ın bir ilk film olduğuna inanmak pek de mümkün değildi. McQueen, ‘heyecanlı’ olması gerekirken ‘dingin’; ‘gösterişçi’ olması gerekirken ‘çekingen’; ‘toy’ olması gerekirken ise ‘olgun’du. Hunger, özgürlük ve insanlık arzusunu oldukça ‘özgür’ bir biçimde anlatarak hem McQueen hem de Fassbender için oldukça önemli kapılar açıyordu. Sadece meselesinden dolayı bile çarpıcıydı zaten.

4) Beasts of the Southern Wild (2012) – Benh Zeitlin

Beasts of the Southern Wild sadece tipik sinemasal formların ‘iyi’ kıldığı bir film değildi. Benh Zeitlin’in bizleri sihir yapma kabiliyeti olduğuna ikna ettiği film, küçük bir bütçeyle nasıl büyük sinema yapılırın dersini veriyordu adeta. Küçük bir kızın yaşadığı ya da yaşamadığı olaylar silsilesi, büyüleyici bir sinema duygusuyla beraber geliyordu karşımıza. Beasts of the Southern Wild, son dönemlerin en iyi işlerinden biri olarak sinema sahnesinde yerini alırken her festivalde ayrı bir fırtına koparmayı başardı.

3) Vozvrashchenie (2003) – Andrey Zvyagintsev

Andrey Zvyagintsev’in gösterildiği sene tüm dünyada olay yaratan filmi Vozvrashchenie’yi herhangi 2000’li yılların sinemasından bahsederken anmadan geçmek pek de ihtimal dâhilinde değil. Tüm filmi oldukça stilize bir film yönetimiyle ören, öyküsünü kurarken ülke sinemasının temellerine saygılı bir şekilde sonuna kadar sabreden ve izleyicisini oldukça karmaşık duygular silsilesine sürükleyen film, ‘insan’ı masaya yatıran en özel yapıtlardan bir tanesi.

2) Donnie Darko (2001) – Richard Kelly

Richard Kelly’nin ilk filmden sonra tepetaklak bir seyre kalkan kariyerindeki başlangıcı olan Donnie Darko, malumunuz ki kısa sürede, hak ettiği gibi, bir fenomen haline geldi. Kelly’nin karanlık, tavizsiz ve karmaşık filmi, ‘sorunlu bir genç…’ kalıbını öyle bir gizemle harmanlıyordu ki, bundan önce buna benzer bir şey izlemediğimize dair yemin edebilirdik. Nihayetinde Donnie Darko, 2000’li yıllar sinemasında hiçbir zaman kaybolmayacak bir iz bıraktı.

1) In Bruges (2008) – Martin McDonagh

In Bruges’ün başrollerinde iki oyuncu bir de şehir vardı. Ancak elbette ki asıl maharet bu oyuncuları ve şehri inanılmaz bir maharetle kullanan Martin McDonagh’daydı. Filmden iki sene evvel çektiği ilk kısa filmi Six Shooter ile Oscar olan Martin McDonagh’ın filmi, iki tetikçinin oldukça melankolik ve bir o kadar da komik öyküsünü perdeye taşıyordu. Filmin içerisindeki her diyalog ayrı bir yaratıcılığa işaret ediyor ve yönetmenin zekâsına hayran bırakıyordu. In Bruges, duygular harmanıyla son yılların en özel işlerinden biriydi.

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter