2000’li Yılların Hak Ettiği İlgiyi Görmeyen 15 Filmi

Kaan Karsan
Kaan Karsan
21 Kasım 2011

Bazen eleştirmenler, bazen ise seyirciler tarafından es geçilen, bazısı içine hapsoldukları önyargı duvarlarından kurtulamadığı için sesini duyuramayan, bazısı seyirciyle barışamadığı için kısıtlı bir kitleye hitap eden, bazısı beğenilmesine rağmen taşıdığı önemi izleyenine aksettiremeyen 15 filmden oluşan naçizane bir derleme hazırladım:

15) The Guide to Recognizing Your Saints (2006)

 

Dito Moniel’in kendi romanından beyaz perdeye uyarladığı mütevazi filmi, arka sokakların karanlık dünyasına kişisel ve gerçekçi bir bakış atıyordu. Robert Downey Jr. ve Shia LeBeouf gibi şu sıralar çok popüler olan iki oyuncudan da çok iyi performanslar alan Dito Moniel, olgun ve çarpıcı sinemasıyla yalnızca kısık sesli övgüler toplayabilmişti. Filmin içerisinde oldukça derin ve sürükleyici karakter ilişkileri, Moniel’in gençlik döneminin etkileyici anatomisi ve çok iyi yazılmış diyaloglar vardı; ancak bu sinemasal güzelliklerden yalnızca filmi izleyen kısıtlı seyirci grubu faydalanabildi.

14) Black Snake Moan (2006)

 

Samuel L. Jackson ve Christian Ricci’yi bir araya getiren yönetmen Craig Brewer, hastalıklı ve problemli bir kadın karakterin karmaşık psikolojisi üzerinden yürüttüğü bir arınma öyküsünü, “blues” müziğinin de gücünden de iyice faydalanarak iyi bir sinemayla anlatıyordu. Belki filmin söylemlerinden muhafazakar mesajlar çıkarmak mümkündü; ancak bu sürükleyici bir hikayenin vurucu bir anlatımla yansıtıldığı gerçeğini değiştirmiyordu. Film kadrosunda bulundurduğu başarılı oyunculara rağmen sesini çok az duyurabildi ve hak ettiğinin altında ilgi gördü.

13) Funny People (2009)

 

Judd Apatow’un yönetmenliğinde ya da yapımcılığında  sunulan ve günden güne birbirinden bir farkı kalmayan, “aynı”laşan  filmleri arasında parlayan Funny People, yalnızca Adam Sandler ve Seth Rogen’ın kariyerlerinde ayrı bir öneme sahip olan performanslarını görmek açısından dahi önemliydi. Fakat Judd Apatow markasının getirdiği beklenti, filmin gerektirdiği ağırlığın üstünü örterek Funny People’ı “daha az komik” olan bir Judd Apatow filmine çevirdi. Oysa ki film, şöhretin yalnızlık bunalımını özgün bir anlatımla sunmak konusunda oldukça başarılıydı.

12) Ghost Town (2009)

 

David Koepp, Ricky Gervais ortaklığında çekilen bu başarılı komedi, yaşadığı bir olay sonucu hayaletlerle konuşabilme yeteneği kazanan bir adamın hikayesine odaklanıyordu. Ricky Gervais, artık pek tanıdık olan yüksek komedi potansiyeliyle filme kendinden çok şey katıyordu. Hollywood’un sunduğu vıcık vıcık komediler arasında mizah zekasıyla bir yere gelmeye çalışan film, adını maalesef yeterince duyuramadı. Ucuz şakalarda izleyenini tembelce güldürmeye çalışmayan ve yaratıcı olmaya çalışan Ghost Town, maalesef küçük bir kitlenin hafızasında kendine yer edinebildi.

11) The Mist (2007)

 

Shawshank Redemption ve the Green Mile gibi kült filmlerin yönetmeni Frank Darabont’un yine bir Stephen King eserinden uyarladığı the Mist, sisin içinden gelen ve bu dünyadan olmayan vahşi yaratıkların ufak bir kasabada yarattığı dehşeti anlatıyordu. Üstelik ne kadar iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu defalarca tecrübe ettiğimiz Frank Darabont, King’in hikayesi üzerinde kendince oynayarak onu çok daha dokunaklı ve etkileyici hale getiriyordu. İçerisindeki sinema ile çok daha fazla kişiye hitap etmesi gereken the Mist maalesef sıradan bir canavar filmi olarak raflara kaldırıldı.

10) Master and Commander: The Far Side of the World (2003)

 

Usta yönetmen Peter Weir’ın incelikli roman uyarlaması Master and Commander, her ne kadar teknik alanlarda ve kimi oyuncularıyla sesini duyursa da derinliğine ve ustalığına oranla çok az ilgi gördü, çok az övgü topladı. Peter Weir’ın epik bir film çekmekten ziyade gerçek bir film çekme tercihi, eleştirmen dünyasından gelen övgülerin yanında “halka hitap etmeyen film” etiketini beraberinde getirdi. Russell Crowe Captain Jack Aubrey rolünde döktürürken, Paul Bettany ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu bağırıyordu. Filmin Oscar kazanan sinematografisi ise göz kamaştıran cinstendi.

9) Rachel Getting Married (2008)

 

Silence of the Lambs’in usta yönetmeni Jonathan Demme’in son dönem işlerinden olan Rachel Getting Married, o güne kadar “Hollywood’un şirin kızı” ünvanını üzerinde taşıyan Anne Hathaway’in aslında ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu haykırıyordu. İsmi ile sıradan bir romantik komedi gibi duran film aslında derinlikli bir psikolojik incelemeydi. Ağır ağır ilerleyen, anlatım tarzına da kolayca alışılamayan film seyirciler tarafından beğenilmedi. Oysa film, hayattan aldığı gerçekçiliğiyle son dönem Hollywood’dan çıkan en değerli eserlerden biriydi.

8 )Stardust (2007)

 

Fantastik aile filmi prototipini çok eğlenceli bir tabanda işleyen ve bir de sürükleyici bir anlatımla süsleyen Matthew Vaughn filmi, her yaştan sinema seyircisine hitap ediyordu. Buraya sığdıramayacağım zengin bir oyuncu kadrosuyla zenginleşen film, aslında sıradan bir Pazar sabahı filmi olmanın çok ötesindeydi. Düşen bir yıldızın peşine takılan bir karakterin öyküsünü anlatan film, genç yönetmen Matthew Vaughn’ın bundan sonraki filmlerini de müjdeler nitelikteydi. Film gişede başarısına ve eleştirmenlerden aldığı övgülere rağmen addedildiği kadar ‘unutulur’ değildi.

7) The Weather Man (2005)

 

Zaten kendisi de ‘underrated’ bir yönetmen olan Gore Verbinski’nin Karayip Korsanları arasına sıkıştırdığı bu karakter odaklı mütevazi filmi, şaşırtıcı bir şekilde Nicholas Cage’in en iyi oyunculuklarından birini barındırıyordu içerisinde. Michael Caine’nin de ustalıklı performansını izlemek ayrı bir keyifti. Bir televizyon kanalında çalışan hava durumu sunucusunun hikayesini izlediğimiz film, akıllara kazınan özgün replikleriyle, başarılı kurgusuyla ve elbette ki enfes senaryosuyla önemli bir eser olmasına rağmen çok az kişi tarafından duyuldu ve izlendi.

6) Artificial Intelligence: AI (2001)

 

Daha önce Stanley Kubrick’in ilgilendiği fakat ömrü yetmediği için çekemediği bilimkurgu projesi, Spielberg’in ellerinde enfes bir filme dönüşürken, sinema tarihine başarılı bir distopik masal daha ekleniyordu.  Robot çocukların evlat edinilebildiği bir gelecekte geçen film, aslında alabildiğine karanlık ve ürkütücü bir gelecek portresi çiziyordu. Filmin derinliği, başarısı ve herhangi bir sürükleyici Spielberg filmi olmadığı maalesef az kişi tarafından anlaşıldı. Dokunaklı finaliyle ve dudak uçuklatan görselliğiyle iz bırakan filmin bir başyapıt olduğunu söylememek için hiçbir neden yok.

5) The Man Who Wasn’t There (2001)

 

Coen kardeşlerin neredeyse kusursuz filmografileriyle zeki olduklarını herkese kabul ettirdikleri, ancak önemli ödül törenlerinde birkaç adaylıkla geçiştirildikleri dönemde çektikleri “The Man Who Wasn’t There”, kara-film ve suç filmi külliyatını yutmuş ve sindirmiş olan bir başyapıttı. Fakat buna rağmen film Coen’lerin en az duyulan ve izlenilen filmlerinden biri oldu. Otoriteler tarafından gösterildiği senenin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen siyah-beyaz kotarılmış eser, kusursuz sinematografisiyle de benzersiz bir sinema keyfi vadediyordu.

4) Stranger Than Fiction (2006)

 

Zach Helm’in zekice yazılmış senaryosu, Marc Forster’ın filmi özel hale getiren yönetmenliği ve elbette Will Ferrell’ın müthiş oyunculuğu, özgün, sürükleyici ve genel bağlamda Charlie Kaufman’vari bir eserler karşı karşıya bırakıyordu. Bir yazarın yazdığı bir romandaki bir karakter olduğunu fark eden Harold Crick’i anlatan film, hiçbir anında çıkış noktasındaki yaratıcılığını kaybetmeden, hiç tökezlemeden ilerliyor ve tatmin edici bir finalle de bağlanıyordu. Stranger Than Fiction, hiç şüphe yok ki, 2000’li yılların hakkında daha çok bahsedilmesi gereken filmleri arasında  başı çekenlerden.

3) The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007)

 

Genç yönetmen Andrew Dominik’in ikinci uzun metrajı olan film, mizansen başarısıyla ve ustalıklı sinemasıyla izleyenler tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Bu teknik başarı üzerine yazılmış harika senaryo ve Casey Affleck ile Brad Pitt’in müthiş oyunculukları, filmin başyapıt mertebesine erişmesine büyük katkı sağlıyorlardı. Ron Hansen’in pek sevilen romanından uyarlanan ve tarihin en ünlü soyguncularından biri olan Jesse James’in hayatından malum kesimi anlatan eser, uzun süresiyle keyif sinemacılarını korkutmuş olacak ki, maalesef hiç hak etmediği halde ikinci plana atıldı.

2) Zodiac (2007)

 

David Fincher’ın sinemadaki uzmanlık tezi olan Zodiac, bilindik suç drama kalıplarını yıkan yapısıyla genel kitleye hiçbir şekilde hitap etmiyordu. Zaten kim sonunda katili öğrenemediği bir katil filmini izlemek isterdi ki? Oysa ki Fincher elindeki müthiş mistik malzemeyle en olmadık anlarda germeyi başaran ve kaç kere izlenilirse izlensin sıkmayan bir başyapıt çıkarmıştı. Hem de dönemsel olarak uzun bir zaman dilimine yayılan hikayesini derli toplu bir biçimde anlatarak… Sonuç olarak sinema seyircisi, gizemin çözülmediği bu başyapıta pek yanaşmadı ve film hak ettiğini alamadı.

1) The Village (2004)

 

Yalnızca son dönemin değil, tüm zamanların en fazla haksızlığa uğramış filmlerinden biri olan bu zamanların ‘persona non grata’sı M. Night Shyamalan eseri The Village, belki de korkunun doğası üzerine çekilmiş en etkileyici sinema yapıtlarından biriydi. Filmin pazarlanma aşamasında yaşadığı sıkıntı, beklentilerin farklılaşmasına ve filme burun kıvrılmasına yol açtı. Zira film fragmanında sunulduğu gibi klasik korku öğelerini kullanan mistisizm dozu yüksek bir eser olmak yerine korkunun doğasına odaklanan, politik ve karamsar bir aşk filmi olmayı hedefliyordu. Sonuç olarak yalnızca önyargısız bir tavırla başyapıta dönüşen, ‘korkunun’ filmi vardı karşımızda.

***

kaankarsan@gmail.com

twitter

***