19. Altın Koza Film Festivali Günlükleri

Kaan Karsan
Kaan Karsan
24 Eylül 2012

Yönetmenler ve yönetmen olmak isteyenler için yıldan yıla daha da ‘özendirici’ hale gelen Adana Altın Koza Film Festivali’nin 19. yarışma turu da tamamlandı. İlk adımda, tıpkı geçen sene olduğu gibi ‘müstakbel güçlü’ ulusal yarışma programıyla fazlasıyla dikkat çeken festival, görünen o ki sinemaseverleri geçen yıla nazaran daha az hayal kırıklığına uğrattı. Zira bu sene ‘zayıf’, ‘daha zayıf’ ve ‘biraz zayıf’ filmlerin yanında iyi filmler de vardı.

1. Gün

Adana’ya vardığımız gün, maratona Fatih Akın’ın Cannes’da dünya prömiyeri yapan belgeseli Cennetteki Çöplük ile başladık. Mizansen kurma konusundaki becerileri ve öykü anlatıcılığındaki başarısıyla yaptığı her iş ayrı bir heyecan yaratan Akın’ın belgesel türündeki denemesi tahmin edersiniz ki ilk celsede fazlasıyla merak uyandırıcıydı. Cennetteki Çöplük, hiç şüphe yok ki önemli bir meseleye dikkat çeken ‘duyarlı’ bir yapıttı. Lakin hemen fark ediliyordu ki, Akın’ın kurmaca dalındaki becerileri belgesel dalında varlıklarını sürdüremiyorlardı. Akın’ın bir yönetmenden ziyade bir ‘süpervizör’ olarak ekipte boy gösterdiği belgeselin kayıtlarının büyük bir kısmı yerel bir kameraman olan Bünyamin Seyrekbasan’ın imzasını taşıyordu. Fatih Akın ise bütçesel sıkıntılar nedeniyle filmi adeta ‘prodüksiyon’ masasından yönetiyordu. Baştan sona metinsel tekrarlarla dolu olan Cennetteki Çöplük tüm vasatlıklarına rağmen ele aldığı konuyu gün yüzüne çıkarmayı ve bu esnada da samimi kalmayı başarıyordu. Bize de, bu ülkeden beslenen sinemacılar arasında en yetenekli birkaç kişiden biri olarak gösterebileceğimiz Akın’ın sonraki işlerini beklemek düşüyordu.

2. Gün

Festivalin ikinci gününde ulusal yarışma filmleri görücüye çıkmaya hazırlanıyordu. Gösterilen ilk film daha önceden vizyonda da izleme fırsatı bulduğumuz Zeki Demirkubuz mahsulü Yeraltı’ydı. Yeraltı, filmin gösterim tarihinden Altın Koza’ya kadar geçen zamanda zaten sıkça konuşuldu. Demirkubuz’un filmini sevenler kadar sevmeyenler de mevcut. Yeraltı, içine girebildiğiniz ölçüde ‘güçlü’ bir film. Sadece bir Demirkubuz filminde tadabileceğiniz bir dokuya ve derin, kuvvetli bir mecale haiz olduğu kesin. Lakin dediğimiz gibi, ‘içine girebilene’… Üzerinde ortak bir kanıya varılamayacak bir film olan Yeraltı’nı övmek de yermek de yersiz gibi. Zira Demirkubuz size ‘insan doğası’ üzerine her kişi için ayrı ‘kişisel’ bir tecrübe sunuyor.

Küçük bir talihsizlik sonucu İstanbul Film Festivali’nde de izleyemediğimiz ve ödül töreninin yıldızlarından biri olan ‘Şimdiki Zaman’ı kaçırdık. Filmi izlemeyi başaran tek Ekşi Sinema yazarı olan Eray Yıldız’ın film hakkındaki düşüncelerini önümüzdeki günlerde Altın Koza dosyamızdan okuyabilirsiniz.

‘Şimdiki Zaman’dan sonra karşımıza çıkan ‘Yabancı’ ise, İstanbul Film Festivali’nden bu yana süregelen tartışmaların ışığında bakarsak festivalde görmeyi en çok beklediğimiz filmlerden bir tanesiydi. Filmin yönetmeni Filiz Alpgezmen, yıllar önce memleketinden kaçmış olan babasının cenazesini Türkiye’ye getirmek isteyen ancak babası artık Türk vatandaşı olmadığı için çeşitli diplomatik zorluklarla yüz yüze gelen bir karakterin hikâyesine odaklanıyordu. Öyküsel olarak kararlı bir yapısı olmayan filmin odağı ise bir süre sonra tamamen şaşıyordu. Kendimizi bir anda kimin öyküsünü, kime anlattığı pek de belli olmayan film filmin ortasında buluyorduk. ‘Gülen apartmanı’ gibi sığ göndermeleriyle ve filmin son yarım saatini tümüyle karikatürize eden karakterleriyle iki ayrı film vardı Yabancı’nın içerisinde. Muhtelif tutarsızlıklar Yabancı’yı dakikadan dakikaya güçsüzleştiriyordu. Hele ki nereye bağlandığı tamamen meçhul olan bir final ile ‘kötü bakımdan’ akılda kalıcı bir film olarak Yabancı’yı ayrı bir yere koymamız gerekiyordu. Filiz Alpgezmen, ilk filminde ‘muhafazakâr’ toplumu yerden yere vururken öyle muhafazakâr bir yerde konumluyordu ki kendini; filmin kendi kurduğu tuzağa düştüğünü belirtmemiz mümkün.

3. Gün

Festivalin üçüncü günündeki ilk ziyaretimiz ülkemizde fitili yeni ateşlenen belgesel-kurmaca filmleri furyasının eli-yüzü düzgün bir örneği olan ‘Anadilim Nerede’ filmineydi. Açıkça söyleyelim, Veli Kahraman gerçekten şanslı bir yönetmen… Zira eminiz ki çoğu yönetmenin ‘evinde’ Veli Kahraman’ın evinde olan fırsat yok. Kendi anne-babasının gerçeklere dayanan öyküsü üzerinden anadilini ‘ulusal’ dayatmalar nedeniyle unutan bir adamın öyküsünü anlatıyordu film. Başkarakterin girdiği etnik bunalım gerçekten de ilgi çekici ve tartıştırıcıydı. Veli Kahraman ise, sabırlı bir kamerayla gözlemleyerek, hem hüzünlendirerek hem güldürerek ve özel insanlardan güç alarak özel bir hikâye anlatıyordu. Anadilim nerede elbette ki en baştan takdim ettiği mütevazı iddiasıyla festivalin en güçlü filmlerinden biri değildi. Ancak hiç değilse ele aldığı konuya gerekli özeni gösteriyordu. Festivalin en samimi ve en dokunaklı filmlerinden biriydi.

Üçüncü günün ikinci filmi ve 2007 yılından bu yana yapım aşamasında olan Aziz Ayşe ise ‘modern’ ve kendini gizleyen bir istismar filmiydi. Hemen fark ediliyordu ki Elfe Uluç, gerçekten de ilgi çekici bir karakter ve öykü bulmuş. Ancak elindeki bu madene, onu dakikadan dakikaya bayağılaştırmaktan başka hiçbir şey katmıyor. Seyircinin duygudaşlık mevzusunu kolaylaştırmak adına filmi belgesel ve kurmaca arasında orta yol bulmaya çabalayarak kotaran Uluç’un ‘kurmaca’ yapısı o denli zayıf ki, her haliyle ‘büyüleyici’ bir arka sokak karakteri olan ‘Aziz Ayşe’ sadece istismar edilmiş bir karakter olarak filmin arka fonundan çığırıyor. ‘Gerçek’ bir karakterin yanında bu kadar ‘gerçekten uzak’ iki başkarakterin olması bir hayli tuhaf… Filmin ilk yarım saati ise, sadece izleyenin zihnine yapılmış ağır bir saldırı olarak hatırlanacak gibi. Aziz Ayşe’yi bundan elli yıl sonra bir 2000’ler başı kültü olarak gösterirsek şaşırmayacağız.

Festivalin üçüncü gününün üçüncü filmi önceki işleriyle de fazlaca övgü toplayan bir yönetmen olan Pelin Esmer’in kariyerinde ikinci kurmaca filmi ‘Gözetleme Kulesi’ydi. Film bizi ilk dakikasından itibaren karanlık bir ‘kadın masalı’na sürüklüyordu. Mecburiyetten yalnız iki karakterin birbirine mahkûm olma öyküsü Pelin Esmer’in yetkin yönetmenliğiyle süsleniyordu. Ödül töreninde hakkının yendiğine yemin edebileceğimiz Olgun Şimşek ile ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kucaklayan Nilay Erdönmez’in performansları oldukça başarılıydı. Pelin Esmer’in kurmaca konusunda kısa sürede kendisini bu denli geliştirebildiğini görmek gelecek için oldukça umut verici. Sosyal-gerçekçi sularda durumu hiçbir şekilde ajite etmeden sağlam bir öykü anlatan filmin senaryosundaki kimi gedikler olmasa, muhtemelen şu anda sinemamızın son dönemine güneş gibi doğan bir eserden söz ediyor olacaktık. Sonuç olarak, kimi eksiklerine rağmen festivalin en ilgiye değer yapıtlarından biri olan ‘Gözetleme Kulesi’nin güçlü bir film olduğunu belirtmeliyiz.

‘Gözetleme Kulesi’nden sonra daha önce basın gösteriminde izleme şansı bulduğumuz Araf gösterildi. Kadın öyküleri üzerine benzer noktalardan harekete geçen iki filmin arka arkaya gösteriliyor olması dikkat çekici bir tesadüftü. Metinsel olarak benzer olsalar da şekil olarak birbirinden büsbütün farklı iki film olan ‘Gözetleme Kulesi’ ile ‘Araf’ın kurdukları cümleler ise ayrı ayrı önemlilerdi. Araf, Yeşim Ustaoğlu sinemasının çıktığı yolculukta oldukça önemli bir duraktı. Öyküsel anlamda, kimi karakterlerin eksik denklemleriyle kimi sıkıntılar yaşayan filmin sinemamızda görmeye pek de alışık olmadığımız türden zorlayıcı sahneler içerdiğini de bir övgü olarak ekleyelim. Yeşim Ustaoğlu, ihtiyaç duyduğumuz türden, bir meselesi olan, meselesini deşen ve hiçbir zaman geri adım atmayan bir film yapmış. Araf sadece bu açıdan bakıldığında bile değerli… Bütün bu ‘dibine kadar gerçek’ temasının bir üçüncü sayfalar kolajı olmaya sürüklediği filmin kimi karakterlerin inandırıcılığı konusunda ise ciddi sıkıntılar yaşadığını söyleyelim. Gerçek bizi bazı anlarda kendi gerçekliğine inandıramıyorsa, bu noktada bir sıkıntı olduğu kesindir. Filmin sosyolojik anlamda sinemamıza ve insanımıza kattıkları ise muhtemelen zaman içerisinde anlaşılacak.

4. Gün

Festivalin dördüncü günü daha önce İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Babamın Sesi ile açıldı. Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın en az ‘İki Dil Bir Bavul’ kadar önemli bir işe imza attığını belirtmeliyiz. Bu kez karşımızda gerçek karakterlerinin yanında enfes sinema duygusuyla da iki kat inandıran bir film var. Filmin her saniyesi ayrı bir duyarlılığa ve ayrı bir özene sahip. Bütün bunların neticesinde de, toplumsal hafızayı canlandırmaya meyil eden, düşüntülü olmadan cesur cümleler kuran ve gerçekliğine hayran bıraktıran bir film var. Sinemamızın büyük sıkıntılar yaşadığı ‘senaryo’ konusunda da gerçeği bu kadar iyi bir şekilde metne dökebilen bir kalemin yetiştiğini görmek sevindirici. Zira her ne kadar yaşanmış olsa da, anlatılması oldukça güç olan, dile gelmeyen, getirilemeyen bir mesele var ortada. Orhan Eskiköy’ün bu zor konuyu bu kadar ölçülü bir şekilde öyküleştirmiş olması, ayrı bir takdiri hak ediyor. Bu bakımdan festivalin finalinde ‘En İyi Film’ ödülü ile onurlandırılan bu filmin, bu ödülü gayet hak ettiğini söylemek gerekiyor.

Geçen seneki Altın Portakal’da ön jüriden geçememesinin ardından türlü kıyametlere sebebiyet veren ve Montreal’den aldığı önemli ödüllerin ardından yarattığı infial iyice çetrefilli hale gelen Ateşin Düştüğü Yer, festivalin sondan ikinci gönünde seyircinin karşısına çıktı. Kabul, İsmail Güneş’in filminin ‘kızını töre gereği öldürmek zorunda kalan bir baba’ üzerinden akan, dikkate değer bir öyküsü var. Lakin oldukça ‘kallavi’ steadycam hareketleriyle başlayıp umut vaat eden filmin öyküsünü dile getirme metodu öylesine düz ki, başından sonuna kadar geçen süresini ‘boşluk doldurma’ olarak niteleyebileceğimiz bu filmin pek de elle tutulur yanı yok. Evet, babanın sürüklendiği uçurum ve ruh durumu sinemasal anlamda oldukça geniş bir alan bahşediyor belki; ancak filmin baba-kız ilişkisinin devinimleri dâhil olmak üzere hiçbir alanda kuvvetli bir his sunamadığını söylemek mümkün. Filmin her şeyi toparlayabilecek bir seksen dakika yerine neden iki saate yakın bir süre boyunca devam ettiğinin cevabı ise sanırım sadece Güneş’in zihninde saklı.

Derviş Zaim’in insan kadar doğayı da ele aldığı filmi Devir ise, sinemamız için ‘deneysel’ olarak nitelendirebileceğimiz sularda yüzüyor. Zaten Zaim de filminden bahsederken “Ben filmi oluşturdum, film de beni oluşturdu.” gibi bir cümle kullandı. Devir’in insan-doğa ilişkisi üzerine söylediklerinden hareketle tartışılacak oldukça önemli mevzular var. Zaim, insanı da doğayı da en saf ve birbirlerine mahkûm halleriyle resmetmeyi tercih etmiş. Doğaçlamalardan ve belgesel tabanından güç alarak da yaptığı işi fazlasıyla gerçekçi kılmış. Filmin, yönetmenin bilinçli tercihleri nedeniyle çok güçlü bir film olduğundan dem vurmak pek de mümkün değil. Derviş Zaim’in illüzyonlardan yararlanmaktan kaçınarak, hem sinema hem de insan üzerine büyüsüz bir portre çizmeye çabalayarak ‘net olmayan’ bir sonuca varmak istediği ortada. Devir’in ne kadar önemli bir film olduğu sorgulanabilir; ancak kesin olan bir şey varsa o da Devir’in ilgiyi hak ettiğidir.

Günün son filmi Yük ise hiç şüphe yok ki festivalin en ayrıksı, en farklı filmi. Türk sinemasının en özel yönetmenlerinden biri olan Erden Kıral, bir kömür madenini fon olarak alarak oldukça cesur bir işe imza atmış. İlk filmini çeken birçok genç yönetmen dahi sinemanın alışılageldik lisanına taş atmaktan bu kadar çekinirken Erden Kıral’ın ‘yeni’ bir şeyler sunmaya çabalaması gerçekten takdire şayan. Oldukça komplike bir kurgu üzerinden akan Yük, seyircisini oldukça zor bir akışın içerisine dahil ediyor. Muhtemelen sinemamızın geleceğinde de kendisinden sıkça bahsettirecek ve bir milat olarak kabul edilecek maden sahneleri ise Türk sinemasının belki de en klostrofobik anlarıyla yüzleşmemizi sağlıyor. Filmin irili ufaklı sıkıntılarının olduğu malum… Özellikle bilinçli olarak birbirinden bağımsız bırakılmış sahneler belli başlı kafa karışıklıklarına yol açıyorlar. Bazı anlar ise mantıksal olarak bir yere oturtulamıyor. Sıkça kullanılan karartmalar(fade-out) ise bir yerden sonra rahatsız etmeye başlıyorlar. Ancak en azından kendi adıma Yük’ün festivalin en güçlü filmi olduğunu söyleyebilirim. Feza Çaldıran’ın eşi benzeri bulunmayan görüntü yönetimi ve film kadar deneysel sularda gezinen oyunculuklar da cabası… Halüsinatif anların ‘klostrofobik’ bir gerçekliğin içinde bu denli sahici görünmesi Erden Kıral’ın mutlaka takdir edilmesi gereken bir başarısı. Hiç şüphe yok ki ilk gösterimi sonrasında değişken tepkiler alan Yük’ün değeri vakitle daha iyi anlaşılacak. Erden Kıral, son yılların en zor sinemasal tecrübelerinden birisini –yer yer Lynch’vari metotları da uygulayarak- takdim ediyor. Kaçırılmaması gerek…

5. Gün

Festival’in yarışma filmleri açısından son günü olan beşinci günü ise belki de programın en çok merak edilen filmlerinden biriyle açıldı: Haneke’nin Amour’u… Festivalin güçlü ulusal programının yanısıra birkaç çok merak edilen filmi içerisinde barındıran yabancı programının en dikkat çekici eseri olan Altın Palmiye’li Amour için ‘dedikleri kadar varmış’ demek mümkün… Haneke, kendine mekan olarak belirlediği bir evde tüm sinemasal elementlerin zirveye ulaştığı bir deneyim sunuyor. Birbirlerine ‘bir şekilde’ ve ‘halen’ safça aşık olan iki yaşlı insanın öyküsünü anlatıyor. Filmin senaryosu, karakterlerin yaşadığı dönüşümü öyle güzel yansıtıyor ki, Amour’un son yılların en iyi yazılmış metinlerinden birine sahip olduğunu söylemek mümkün. Hiçbir ajitasyon oyununa kaçmadan, yani, ‘sadece insan, insan olduğundan’ çok dokunaklı bir film Amour. Haneke’nin temel odağında ise kendisinin fetiş mevzusu var: İnsan doğası… Haneke’nin filmlerini izledikçe insan yap-bozunu tamamlamaya devam ediyoruz. Amour, ise bu yap-bozun en önemli parçalarından biri. Ne demiştik: “Dedikleri kadar varmış.”

Günün ikinci filmi ise bol ödüllü Bornova Bornova’dan sonra kendini özleten İnan Temelkuran’ın eşi Kristen Stevens ile yaptığı bir belgesel olan ‘Siirt’in Sırrı’… Lafı pek uzatmadan söyleyelim, Siirt’in Sırrı festivalin en çok ilgi gören ve halk tarafından en çok övülen çalışmalarından biri. Festivalin merkezindeki yıldızlar Avrupa şampiyonu Evin Demirhan, o kadar parlak bir genç ki, bu belgeselin izleyenini etkilememesi gibi bir ihtimal söz konusu dahi değil. Çok uzun kayıtları girift bir kurgu içerisinde törpüleyerek ortaya duygudaşlık kurması çok kolay bir eser çıkaran Temelkuran, Stevens ikilisi oldukça önemli bir işin altına imza atıyorlar. Sıfır noktasından başlayarak güreşte Avrupa şampiyonluğuna varan bir genç kızın öyküsü, hayal kırıklıklarıyla, keyifli anlarıyla, o kızın hayatında hangi duygu varsa, bize yansıtmayı başarıyor. Adı üstünde aslında, ortada gerçekten bir sır ve bunun gizemini kıran Evin Demirhan var. Siirt’in Sırrı bir azim öyküsü…

Festivalin bir sonraki yarışma filmi ise Selim Evci’nin ‘Rüzgârlar’ı… Rüzgârlar, başından sonuna kadar minimalist fikirlere, duygulara, oyunculuklara ve sinemaya gömülmüş bir film. 117 dakikalık süresinin ise izleyenini bir tür sabır testine sürüklediği söylenebilir. Selim Evci’nin filminin üzerine titreyerek, her anına inanarak yaptığı ilk anından belli oluyor. Ancak özen, yalın haliyle, kesinlikle yeterli değil. Filmin merkezinde ne akışına kapılıp gidebileceğimiz bir öykü ne de bir devinim var. Sanki bir adada sıkıcı bir yolculuğa çıkıyor ve yolculuk bitince gördüğümüz her şeyi unutuyoruz. Sadece –öyle olsun diye- yavaş hareket eden karakterler yirminci dakikasından itibaren uzatmaları oynamaya başlayan bir filmi iyice takip edilemez hale getiriyorlar. Sonuç belli, adı ve tadı baskın gelen ödül avcısı ‘minimalist sinema’, artık iyiden iyiye yanlış anlaşılıyor.

Festivalin gösterilen son yarışma filmi Lal Gece’yi de izleyemediğimizi üzülerek belirtelim. Reis Çelik’in en iyi filmi olarak kabul edilen Lal Gece’nin adı, ödül töreninde de sıkça duyuldu. Filmin vizyon yüzü gördüğüne de dikkat çekelim.

Ödül Töreni ve Kapanış

Festivalin bolca tartışılan ödül gecesiyle ilgili olarak da bir şeyler eklemek gerekiyor. Kimi önemli ödüllerin bölüştürülmesinin rahatsız edici olduğu aşikâr… Oldukça açık bir şekilde görülüyor ki, Jüri, ödülleri dağıtmaya çabaladığı toplantıda epey bir zorlanmış. Ancak ‘Araf’ ve ‘Yeraltı’ gibi filmlerin varlığı nedeniyle ödülü alması eleştirilen ‘Babamın Sesi’nin ödüle ulaşması zannımca o kadar da şok edici değil. Zira ‘Babamın Sesi’nin tüm o sinemasal gücünün yanında ele aldığı konuya karşı bu kadar ölçülü, dokunaklı ve hisli olabilmesi bir şekilde ödüllendirilmeliydi. Bir diğer mevzu ise ‘Yük’ün oldukça manidar olarak yönetmenler birliği Film-Yön tarafından verilen ödülü kucaklaması oldu. Erden Kıral’ın filmi o kadar güçlü bir yönetmenlik barındırıyor ki içerisinde, Jüri tarafından bunun fark edilmemesi fazlasıyla üzücü.

Başından sonuna organizasyon olarak ‘kusursuz’ olarak niteleyebileceğimiz Altın Koza’nın Türkiye’deki festivallerin genelinde var olan sorunlar dışında muzdarip olduğu bir sıkıntısı yok.  Geçtiğimiz seneye göre çok daha güçlü bir yarışma programıyla dikkat çeken festival, bu sene sürpriz bir ilk yönetmen ya da film çıkaramadı; ancak sektörün içinde hali hazırda var olan isimlere neden bu kadar güvendiğimizi anlamamızı sağladı. Sıradaki festivallerde görüşmek üzere…

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter